10/2/2008 - Zamekân
Zaman ve mekân… Dünyaya giydirilen iki farklı elbise. Biri yerle bağlantılı ama göğe bitişik. Diğeri ussal bir gidip gelmeler toplamı. Dokununca anlaşılan ve bitmeden başlamayan bir derin yırtmaç ki adımları sınırlarla savaşlı.
Gidilen yolar ve alınan mesafeler farkı olarak ortaya çıkan ve bitimsiz bir kıpırdanışla sürekli yenilenen zaman; eskimez bir yaşam örneği olarak insanın önünde ya da çoğu zaman büyük bir çaresizlik kuyruğu olarak onu takipte ve gerisinde. Mekânsa sarmal bir yoğunlukla insanı altlı üstlü çevreleyerek su ve ateş, yağmur ya da güneş süsleriyle bezemekte; solunacak hava, yürünecek zemin ve görülecek manzara olarak insanla olan münasebet iplerini her daim gergin tutmakta.
Zamanı yerle bir etmek ve mekânın üstesinden gelmek gücü insana verilmedi ve insan belli eylemler perspektifinden sürdürdü hayatını. Bunun dışına çıkmak hayali taşıdı hep onu ötelere. Her yeni fikrin altına zaman ve mekânı aşmak imzasını yerleştirdi. Ulaşılamaz olanla bütünlememek için düşüncelerini farklar koydu arasına zamanla. Mekânın kıvrımlarını kısıtlı imkânlarına mal etmemek için çabaladı. Amacına ulaşanlar sınırlar üstü bir hareket kabiliyetine erişti sonuçta; ama hemen olmadı her şey. Arada zaman vardı ve mekânı içeriyordu dünya. Bunun farkında olarak yola çıkanlar elleri dola olarak dönebildiler uzun yolculuklarından. Şu an hala duyulduğunda bir imgeler haritası seren önümüze o kadar yolcu var ki. Her biri farklı kurdu belki baştan çağrışımları; belki de ayrı izlerin takiplerini yaptılar bu güzergâhın yivlerinde. Ama ulaşılan temel yorgunluk, edinilen özgün tecrübe ve bünyeye eklemlenen hayat etiketi onları birleştirdi hep bir yerlerde.
Bu niyetle atılan oltanın iğnesine balıklar emanet etmez miydi dudaklarını? Çaresizce değil belki seve seve. Elma, ağaçtaki yerinden ayrılarak bu niyetle düşememiş miydi Newton’un başına? Ampul bu sebeple ilk olarak Edison’un zihninde yakmamış mıydı ışığını? Büyük yangınlar için küçük kıvılcımlar gerekiyordu; ama küçük kıvılcımlar büyük izler bırakıyordu arkalarında. Bu izleri meydana getiren ateşe ve bu ateşin etrafında dönen kanatlara; zamanın sesi ve mekânın nefesine denk bir çırpınış yetmiyordu. Hep kollarında daha dolu sepetler bulmak isteyen insan; gözlerini uzak diyarların kapılarına dikerek ve çevirerek rotasını uzun çağların kıyılarına, denizlere hibe ederek sarf ediyordu ömrünü. Suya atılan bir şişe gibi zamanın denizinde ve mekânın mavisinde korunaklı bir liman bulana dek, onu açacak ellerin ve eskimiş rüyasından uyandıracak o taze rüzgârın hayaliyle dalgalara yarenlik ederek. Ki dalgalar doğanın tik taklarıdır. Tarih erken kalkmak isterse derin uykularından, işte onu bu dost canlısı dalgalar uyandırır. Sarsmadan göğün direklerini, dökmeden bulutları dallarından bir tanık daha katar hayatın hafızasına. Bütün bu birikimle sırılsıklam olan o taşkınlar ordusu dönerler ellerinde paha biçilmez hazineler ve iki esirle: Biri zaman ve mekân diğeri de.
|