10/2/2008 - Mekâna Eş Cinsellik
Kaseti en başa saralım isterseniz. Zira orta yerinden başlamışsanız bir filmi izlemeye; sonunda soru işaretleriyle baş başa kalmanız çoğu zaman muhakkaktır. O yüzden bizde akıl tıkanıklıklarına mahal vermeyecek bir tempoda seyredelim istiyoruz ve bittabi başa dönüyoruz.
Her şey bundan çok seneler evvel başladı. Hani fi tarihi derler ya; işte o zaman karılmaya başladı hamur, çamur o zaman şekillendi. Yavaş yavaş indi kum saatinin karnındaki şişlik, beden ruha kavuştu. Daha atılacak adımları yokken insanoğlunun toprakta, toprak insanda geziniyordu. Kan, damarlarda yol bulurken kendine; akıl zihinde misafir kalıyor, kalp aşkla genişleterek çeperlerini henüz doğmamış insanlığı kucaklayabiliyordu.
Her şeyin durduğu, bulunduğu bir bölüm, bir mafsal vardı ya; insanın da ilk mekânına cennet deniyordu. Gözün mekânı kulakların önündeydi ya hani; kollar dengeyi sağlamak için omuzlara tutturulmuştu ya; işte ağacın mekânına tohum, tohumun mekânına toprak, toprağın mekânına da insan deniyor ve atılacak ilk adımların, alınacak ilk nefeslerin mekânı cennet oluyordu.
İnsan küçük, cennet ise çok büyüktü. Sonsuz ırmaklar, alabildiğine çayırlar, envai çeşit meyveler ve ağaç örnekleri yalnız bir insan için oldukça fazlaydı ve yalnızlık insanın kaldırabileceği yüklerden biri değil; kısacası yalnızlık insan için değildi.
Bunu gidermek adına insana kendisi gibi ama kendinden farklı bir eş gerekiyordu. Duyuşta farklı, düşünüşte farklı, dokunuşta farklı; ama kendisi gibi duyup kendisi gibi konuşan, kendisi gibi tutup kendisi gibi kaldıran bir yol arkadaşı; yani bir kadın. Bunun için erkeğin fedakârlığı gerekiyordu bir yerde. Kendinden bir şeyler katmalıydı ki; bilsin değerini bu ortaklığın, ebedi bir başlangıcın sırrına ersin.
Kadın ve erkek, bir elmanın iki yarısı gibi birbirine o kadar benzeyen; ama öylesine yabancı iki hayat sahibi olarak girdiler dünyanın sürgün adlı kapısından. Mutluluk ve mükâfatta birlikte olmak kaderleriydi onların; gözyaşı ve cezanın da bileti ortak kesiliyordu yasak bir meyveyi inciten bu saf dudaklara. Bu mekân ilk uğraktı insan için ve ortak bir sahiplenmeyi hak ediyordu. Yani kimseye ait olmayan ama herkes için bir mekân.
Dünya… Bir kusur barınağı. Ömrü bir bedel bilenlerin hanesi. Taze kışların, eskimez yazların ince kalp çarpıntısı. Usta işi bir yaşam için acemi gönüllüler barındıran; saklı rüyaların erken uyantısı. Kadın ve erkek dalgasını karşılayan ilk kıyı, tek rengi insan olan sahici bir derinlik.
Yaban, yabancı, yabancılık; çekilen bir kova su gibi kuyudan, zahmet ve sabrın damlalarıydı. Erkek ve kadın aynı kuyunun başındalardı madem o zaman alışmak için çalışmak gerekiyordu. Erkek pazılarının ona verdiği güçle çalışıyor, avlanıyor, güvenliği sağlıyor; kadınsa duygularından mütevellit bir ruh haliyle şefkat ve huzur kaynağı olarak bütünleştirici bir forma bürünüyordu.
Paleolitik çağ koşullarında annelik kadınlara üstün bir konum kazandırmıştı. Doğurganlığın simgelediği anaçlık statüsü kendini inanç dünyasında tanrıça kimliğine sürüklemiş ve inanılıp itaat edilen güç kadınla özdeşleşerek toplumun anlam haritasını bu yönde bir değişiklikle genişletmiştir. Bereketin timsalini çocuklarda gören toplum sıkıntılarını gidermesi adına tanrıçalarına yalvarmış; annenin üretken tavrını baz alarak kuraklık, hastalık ve ölümlerin ortadan kalkması için belli bir müjde beklemişlerdir. Henüz yerleşik yaşam koşullarının oluşmadığı, ilkel kabile kültürünün geçerli olduğu bu devirde nüfusun fazlalığı diğer kabilelerden gelecek saldırıları önlemek için her zaman gerekli görülmüştür. Bu yüzden doğum oranlarındaki artışlar hep bir armağan olarak değerlendirilmiş ve tanrıçalara doğurganlıklarının bir getirisi olarak teşekkürler edilerek hediyeler sunulmuştur.
Neolitik çağda tarımsal üretimin ilk ürünleri görülmeye başlayalı beri yerleşik bir yaşam kültürü de kendini belli oranda hissettirir olmuştur. Özellikle su kenarlarına inşa edilen derme çatma yaşantı kümeleri geçim sağlamada halkayı genişletmiş; toprağın ve suyun barındırdıklarını edinmede insanlar gittikçe ustalaşmışlardır. Bu dönemde de kadınsal algı üst seviyelerdedir ve buna yeni eklemlenen tapınak tarzı birimlerle bu anlayış daha da güçlendirilerek mekânsal bir etki kurulmuştur. Evin ve tapınağın egemenliğini elde eden kadın, toplumun ona yüklediği anlamı daha yoğun bir kıvama getirerek imajını diri tutmuştur.
Fakat geç Neolitik dönemde fark edilen erkeklik simgesinin üstün konumu kendini tarla ve günlük yaşam koşullarında da kabul ettirmiş; kadının üretken tavrından kaynaklanan lider vasfı tarla ve yerleşim sınırlarının genişlemesiyle, bir daha eski halini alamayacak bir döneme sürüklenmiştir. Kadınsal dürtülerin sahiplendiği mekânlar artık eril bir konuma doğru kayarken kadının değişen yaşam koşuları karşısındaki yetersizliği buna örnek gösterilmiştir. Henüz tanrıça figürü dini yaşamda varlığını korumasına karşın bahçede çalışan kadının elinden çapasını alıp tarlalara sabanıyla giren erkeğin baskın kimliği kendini inanç dünyasında da belli edecek ve bu süreç egemen tanrıyı meydana getirecektir.
Eski Mısır, yerleşik hayatın örneklerini sergilemesine karşın göçebe kültürden de izler taşıyordu. Firavunların başkentlerini sürekli değiştirmeleri buna örnek gösterilebilir. Bu düzende kadınların konumu tapınakların ve çeşitli kamu kurumlarının işleyişinde yer almaktı. Çağın diğer toplumlarına göre belli haklara sahip olan bu kadınlar bünyelerinde aristokrat bir kimlik taşıyorlardı. Ayrıca ilk çağ toplumlarında harem kavramını içselleştiren ilk devletlerden biri de yine Mısırdı. Burada cinsel nitelikleri olan bir mekândan ileri olarak siyasi meselelerin tartışılıp karara bağlandığı bir aile meclisi anlamı aranmalıdır.
Eski Yunan’da ise toplum kadının mekânını evi olarak belirliyordu. Kadın, hayatın içinde ama toplumun dışında bir rol bulmalıydı kendine. Kadının aile içinde bir saygınlığı olmasına karşın erkeğin de toplumsal düzende bir otoritesi vardı. Bunu korumak isteyen eril düşünce kadını toplum hayatının dışında bir modelle çevreliyordu. Çağın düşünce dünyasını şekillendiren felsefi söylem de bu yönlü çıkarımlar yaparak erkekle kadının arasına mekânsal farklılıklar koyuyor; erkeğin bulunduğu ortama kadının ancak var olmayan basamakları kullanarak çıkabileceğini ima ediyordu.
Konfüçyüs, Eski Çin doğasını cinsiyet modellerine şöyle uyarlıyordu: Erkek gökyüzünü, kadın da yeryüzünü simgelemekte; tabiatın ve neticesinde toplumun gelişmesi de belli bir uyumu beraberinde getirmektedir. Erkek gökyüzünden geleni kadın yeryüzü almalı ve bereket sağlanmalıdır. Ama bu sürecin sağlıklı şekilde yürümesi, kadının gökyüzünün altında olduğunu her zaman bilmesine ve erkeğe yeryüzünün uyum göstermesine bağlanmıştır.
Yine Roma İmparatorluğunda da Eski Yunan devletlerinde olduğu gibi gayri resmi bir hukuk anlayışını kadınlar sürdürmek zorundaydılar. Mekân olarak eve bağlı kalan kadın, toplumda çeşitli zanaat kollarında yer alarak düşük bir gelirle yetinmekteydi. Kadının verdiği emeği yeterli görmeyen anlayış, bu yüzden ona daha düşük bir ücretle karşılık veriyor; kadın da bunu kabullenmek zorunda kalıyordu.
Bu dönemde var olan Musevi inancına göre kadın cennette erkeği hataya sürüklediği için hayata ölümü katmıştır. Bu yüzden ağrı ve sancılar içerisinde çocuk doğurmak gibi bir cezayla cezalandırılan kadın, toplumda da dini mekânların dışında tutularak yaşam alanı sınırlandırılmıştır.
Daha sonra gelen Hıristiyanlık dininde ise iki farklı kadın profili karşımıza çıkmaktadır. Birincisi erkeği hata yapmaya iten Havva modeli, diğeri ise saflık ve dürüstlüğün sembolü olan Meryem figürüdür. Bu yüzden kadınlar toplumda farklı algılara muhatap olmuşlardır. Hiç evlenmeyip kendini tanrıya adayan ve mekânını kilise olarak belirleyen kadınlar Meryem sınıfında; evlenerek kocalarını ayartan ve mekân olarak kendilerine evi seçenler ise Havva tarafında yer almışlardır.
Hıristiyanlıktan sonra ortaya çıkan İslamiyet’te ise kadın ve erkeğin başlangıçtan eşit olduğu anlayışı yer almıştır. Toplumsal bir birliktelik yürüten kadın ve erkeğin, karşılıklı saygı ve hoşgörü çerçevesinde bir hayat sürdürmeleri öngörülmüştür. Kadın bu dönemde camilerde, çarşı ve pazarda hatta savaş meydanlarında görünmesine karşılık asıl mekân olarak yine evini sahiplenmiş; kocasının sağladığı geçimin uygulayıcısı olmuştur. Daha sonraları ise bu durumun aksine Selçuklu veziri Nizamülmülk Siyasetname’sinde, kadınların mekânını sarayda harem, toplumda ev olarak belirleyecek ve dışarıyla bağlantıları olmadığı için verdikleri kararların yanlış olduğuna hükmederek kadınları fitne ve fesadın kaynağı olarak gösterecektir.
Ortaçağ’ın ilk dönemlerinde feodal bir anlayış hüküm sürdüğünden kadınlar için sınırlayıcı yasalar tam olarak yerleşmemişti. Bu yüzden kadınlar toplumun değişik kesimlerinde iş olanaklarına sahiptiler. Fakat 13. yüzyıldan itibaren kadınlar toplumsal yaşamın sınırları dışına çıkarılmaya ve ellerindeki kimi haklar alınmaya başlanmıştır. Yine bu dönemde üniversite ve kiliselerdeki mevkilerinden soyutlanan kadınlar, feodalitenin yerini yavaş yavaş merkezi krallıkların almasıyla cadılık ve büyücülük suçlamalarıyla baş başa kalır olmuşlardır.
Yeniçağda da kadının konumunda değişiklik olmazken kadının hukuki işlemleri kocasının iznine tabi tutulmuştur. Ayrıca İngiltere örneğinde olduğu gibi kimi mahkeme kararlarıyla kocalara eşlerini evde tutma yükümlülüğü getirilmiştir. Yine kadının mekânını hanesi olarak belirleyen genel görüş, genç kızların da bu niyetle yetiştirilmesi ve iyi bir ev kadını ve anne olarak toplumdaki yerini almasını istemiştir.
Daha sonraki dönemlerde ise kadın, erkeğin tamamlayıcı bir öğesi olarak görülmüş; değişen şartlar ve sanayide gözlemlenen ilerleme kadını erkeğin iş yaşamında destekçisi yapmıştır. Özellikle savaş koşulları, savaşa giden erkeklerin yerine fabrika makinelerine kadın ellerinin değmesini sağlamış; ev dışı bir ortamda kadın varlığı yoğun bir biçimde hissedilmiştir. Kadınların yeni mekânlarındaki yoğun mücadeleleri, daha sonra kendilerine birtakım demokratik haklar olarak geri dönse de; bunlar uzun soluklu olamamış, savaştan dönen eşlerine işlerini geri vermek zorunda kalarak ev yaşamlarına geri dönmüşlerdir.
Sonuç olarak her kültürün cinsiyet oluşumlarına atfettikleri çağrışımlar birbirine yakındır. Kadınlar ev işleriyle uğraşır, pembe renk giyer ve bebeklerle oynarken; erkekler geçimi sağlar, mavi renk giyer, araba ve silahlarla ilgilenir. Yani cinsiyet rollerine ait mekânlar bellidir. Toplumdaki cinsiyet algısı kadının sınırlarını belirlerken onun bu mekândan sıyrılmasını pek hoş görmez. Diğer bir yanı ise kadınların ekonomik getirileri onları asıl mekânları olan evlerinden de uzaklaştıramaz. Hem bu süre içerisinde doğum sancıları ve ailenin yaşlı üyelerinin bakımında karşılaşılan sıkıntılarla da baş etmek zorundadır. Üniter devlet yapılanmalarında kendilerine iyi ev hanımları ve anne olma görevi verilen kadınlar; değişen dünya koşullarında çalışan ve ekonomik girdi sağlayan bir konuma doğru evirilmektedirler. Kadın ve erkek arasındaki bu devingen süreç, düşünce tarihinde de kendine yer bulmuş; genel felsefi söylem kadınla duyguyu erkekle de aklı bütünlemiştir. Kadının mekânını kalp, erkeğin mekânını da hep zihin olarak görmüş ve tarih aklın duyguları kontrol çabasıyla sürüp gitmiştir.
KAYNAKLAR:
Akal, Cemal Bâli, İktidarın Üç Yüzü, Üçüncü Baskı, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara 2005.
Dumlu, Ö.; Elmalı H., Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı (Meal), İzmir İlahiyat Vakfı Yayınları, İzmir 2004.
İncil, İkinci Basım, Yeni Yaşam Yayınları, İstanbul 2003.
Kömeçoğlu, Uğur, “Örtünme Pratiği ve Toplumsal Cinsiyete İlişkin Mekânsal Bir Etnografi”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 23, Ankara 2003.
Nizamülmülk, Siyasetname, Dergâh Yayınları, İstanbul 1981.
Sancar, Serpil, “Otoriter Türk Modernleşmesinin Cinsiyet Rejimi”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 29, Ankara 2004.
Sarıca, Murat, 100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi, Altıncı Baskı, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1993.
Sevim, Ayşe, Feminizm, İnsan Yayınları, İstanbul 2005.
Telve, Kasım 2007, Sayı: 3
|