A L P E R S A R I

2/3/2008 - Hayatımızın Anı Kapısı

 

Evler, barındırıcı unsurları insanlığın; sır tutucular... Kapısı ve pencereleri olan, çatıdan ve duvarlardan örgülü bir aile oyası. Yağmurların zulmüne ayak direyen kiremitleri, güneşin hücumuna baş kaldıran perdeleri ve ıslak zeminlerden insanları alıkoyan tenha halılarıyla dünya barınağının yere düşen bir gölgesi gibi sanki. Hepimizin bildik hatıralarının da ilk gözlemcileri olurlar genelde. Attığımız ilk adımların, söylediğimiz ilk sözcüklerin, aldığımızın karnelerin, sevdiğimiz kalplerin ve daha nice yaşanmışlığın asılı olduğu bir dolap gibi dururlar hayatımızda.

 

Nereye gitsek, hangi uzun yolların tozlarını yutsak, hangi mesafelerin yükünü alsak da omuzlarımıza, yine döneriz bu hatırlar denizine bir şekilde. Çünkü emanet edilmiş bir geçmiş yaşatır bağrında evlerimiz. Onun kokusunu pusula yaparız dönüşlerimizde; her fırsatta bir buluşma ayarlamak isteriz kendisiyle uzaklardan veya bu buluşmanın hayali ayakta tutar bizi gittiğimiz o yerlerde. Her ne sebeple olursa olsun hayallerimizi kötü hava koşullarına karşı sabırla korudukları için bir bağımlılık söz konusudur. Geceleri rüyalarımıza kol kanat geren; gündüz düşlerimizin ilhamına kapı aralayan böyle bir yapı elbette ki bu bağlılığı hak ediyordur.

 

İlk zamanlardan beri barınma ve güven sorularının bir cevabı olarak telaffuz edilseler de evler; zaman içinde bu mekanik konumlarından daha duygusal bir anlama doğru kaymışlardır. Anne, baba ve çocukların günlük meşguliyetlerini sergiledikleri bir tezgâh olmaktan çok; her an güncellenen huzurlu bir aile fotoğrafının çerçevesi olmaya doğru genişlemiştir anlamları. Bu anlamdan süzülen çağrışımlarla teyit ettiğimiz çocukluğumuz ve gençliğimiz bize hep gösterdi ki; dört duvarın insanı kuşatan yanı badana ve boya değil. Ne kadar dar olsa da odalarında bıraktığımız izler gelecekte dökeceğimiz gözyaşı ya da atacağımız kahkahalarla bizi ödüllendirdi. Ya bunlar sarıp sarmaladı bizi kaldığımız o odalarda ya da bunlara sarıldık payımıza düşen ilk yalnızlıkta. Ama her hâlükarda bize kucak açan bir kapı bulduk ardımızda; bir çatının altındaydık ve tuğlalarını hayatımızdan eklemiştik duvarlarına.

 

Şu köşede duran sehpa, yere serdiğimiz halı, yatılı misafirlerimize sakladığımız mis kokulu çarşaflar, annemizin evin değişik yerlerinde sergilediği dantel işçiliği; hepsi bizim evimizle ilgili algılarımızın somut göstergeleriydi. Bu parçaların her birini bir bütünle tazeleyerek sahip çıkıyorduk değişimimize. Biz büyüyorduk; küçülen, hiç tükenmez dediğimiz hatıralar oluyordu zihnimizde. İlk, kırılan oyuncağımızı yitiriyorduk babamızın hediyesi; sonra, hayatın bize tattırdığı ufak acıların izlerini kaybediyorduk diz ve dirseklerimizden.

 

Küçükken içinde bizim döktüklerimizle koskoca bir deniz taşırken evlerimiz ve babamız o dünyayı sabırla taşırken omuzlarının üstünde atlas gibi; biz de paralel bir koşuyla mükellef kılınıyorduk farklı bir zaman ve mekân yordamında. Yeni bir ev ve insanlar, yeni bir zaman ve hatıralar... Kaplıyor eskinin üstünü bir toz gibi. Geçmişin ince tınılarını bizlere duyuran evlerimiz, o maziye nağmeler düzen müzik kutuları gibi aslında önümüzde bu yeni yaşamın birer kataloğunu sergiliyorlar. Babadan oğula, anneden kıza aktarılan sesler ve görüntüler de ancak ortaya o tozların üfürülüp kapağın açılmasıyla çıkabiliyor. Böylece çocukken yaptığımız onca yaramazlık, döktüğümüz gözyaşları, kahkahalarımız ve bütün hatıralarımızın ince hesabı, yüksek bir meblağ olarak yeni evimizin kapı ziline dokunuyor. Biz de ilk misafirin heyecanıyla karşılıyoruz onları: “Hoş geldiniz, içeri buyurun.”

 

Zaman Gençlik, 2 Mart 2008, Sayı:66

 

 


« Ö n c e k i & S o n r a k i »