A L P E R S A R I

1/8/2008 - Geçen Güne Mektuplar / Temmuz Postası

 

5 Temmuz Zarfı

 

Bir şehrin büyüsünü arkasında bırakarak nasıl gider insan? Rüyadan uyanır gibi gider; bir otobüs camından anılar geçer. Pencereye konan güvercinler ve ertesi sabahların buğusu kalır geride. Çantada birkaç eşyayla birlikte, hüznün de katlanmış hali vardır.

Kollarım karşımdakine uzandı bak; evet vedanın en somut hali bu olsa gerek. İçeride yine bir cam ağzı; koridor yalnızlığı. Dışarıda seslerden ve renklerden bir dünya. Yavaş yavaş kayan sesler ve renkler ırmağı. Asfalt üstü bir hesaplaşma…

 

Bugünün açtığı başka bir yara:

 

Veda

 

Bu şehirden gidiyorum

Gözleri kör olmuş kırlangıçlar gibi

Gururu yıkılmış soy atlar gibi

Bu şehirden gidiyorum

 

İnsanlar taş gibi bana yabancı

Ağaçlar bensiz hüküm giyecek bulvarlarda

Bir tambur bir yalnızlığı anlatıyorsa

O ışıksız pencereden

Ben onu bile bile duymuyor gibiyim.

 

Bu şehirden gidiyorum

Gömerek geceyi içime

Sabahın hüznünü beklemeden

Gidiyorum bu şehirden.

 

Erdem Bayazıt

 

 

6 Temmuz Zarfı

 

Varlık Dergisi… Kitap Eki… Sayfa 15… Yusuf, ‘Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri’ demiş. “Her birimizin bir hikâyesi olsun.” diye başlıyor söze. Hayatın içindekileri bize göstersin. Onur Caymaz’a selamla; kitabının gelenekle geleceği ortalayan bir köprüde durduğuyla noktalıyor yazısını.

 

O artık gazeteci; tecrübenin heybesini dolduruyor, kitaplarla haşır neşir daha çok. Bundan sonra daha sık göreceğiz şüphesiz onun satırlarını. Yolun açık olsun kardeşim.

 

 

7 Temmuz Zarfı

 

Sabahı geç karşılıyorum. Geceyle ertelenmiş bir vedadan olsa gerek. Lost, ikinci sezon, dört bölüm birden (Gülümsüyorsunuz…). Sonra uyanıyorum; güneşin kalbini kırmamak için. Üstümde rüyanın tozları duruyor.

Gazete bayii… Ayın ilk Pazartesisi bugün. Kitap Zamanı raflarda olmalı. Evet, işte orda! ‘Edebiyatımızın Tabuları’ kapakta. Yazar, tabu ve klişe kavramları üzerinden temellendiriyor söylemini. Edebi camiada var olan yanlış algılara değiniyor. Tabu ve taassubun aslında birbirinden çok uzak kavramlar olmadığını ve her mecliste dillendirilen o beylik lafların çoğu zaman gerçekleri yansıtmadığını bu çalışmadan alımlayabiliyoruz.

 

Bugün biraz da Hababam Sınıfı... Filmin o hüzünlü ezgisi kulaklarımda şimdi. 93 yılında aramızdan ayrılan Ilgaz için; bir şiirle:

 

Gidişini Anlatıyorum

 

sen gidiyorsun ya işine yetişmek için
saçlarını, gözlerini, ellerini
neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya
her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak
termometrede yükselen çizgi
kim bilir nerelerde soğuyorsun

senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen
insan insan bakan gözbebeklerin
beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta
beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder

ne gelirse onlardan gelir bana
çalışma gücü yaşama direnci
mutluluk gibi kazanılması zor
mutluluk gibi yitirilmesi kolay

bir açarsın ki mutluyum
bir kaparsın ki her şey elimden gitmiş

 

Rıfat Ilgaz

 

 

11 Temmuz Zarfı

 

Memleket müziği… Uzayan tozlu yollardan geçerek ilerliyorum. Güneşin sabahı doğurduğu bir doğumhanedeyim. O beşiğinde tatlı ve yorgun kırparken gözlerini; ben kırgın, küskün bir otobüs camından yansıyan tozlu aksimi seyrediyorum.

Yaklaşık bir saat… Bir toz bulutu içinde geçen ve kulağımdaki müziği yoracak bir motor sesiyle de şekillenen bir süre. Sonra ev ve sonra sen.

 

Yollar gibi suskunluğumuz da uzamış fark etmeden…

 

 

12 Temmuz Zarfı

 

"Şiir, ölüm ve yaşam dolayısıyla,

Şimdi ve daima, açıktır."

 

Ece Ayhan

 

 

14 Temmuz Zarfı

 

Bugün, arayış günü… Birkaç paragraf, birkaç mısra, kelime hatta hece… Karanlığa dair karanlığın içinde sürdürülen mücadele. Azmin henüz bir zaferi yok! Hastalık derecesinde yine hastalığa dair bir satır var yalnız: “Şiirin sancısını duyanlar; onun bir hastalık olduğunda hemfikirdirler.”

 

 

16 Temmuz Zarfı

 

Susarak birçok şeyi değiştirebilir insan. Susmak başlı başına bir eylemdir. İnsan, o yüksek sessizlik halinde kuşlar uçurabilir gökyüzünde. Bakışları, bulutu güneşin önüne serebilir. Yeter ki yağmur yağsın; insan, susarak ölüme bile ayak uydurabilir.

 

***

 

“Leylâ’nın göze görünmez askerleri

En büyük ordu Leylâ’nın gözleri”

 

Sezai Karakoç

 

 

17 Temmuz Zarfı

 

Anıları ziyaret… Kendi tarihine yabancılaşması insanın. Kendi olağanlığına sıra dışı bir yaklaşım getirme uğraşı. Kim bilir, belki de bu dünyadan değilizdir? Evet, hepimiz ezeli birer yabancıyız; ama dünyaya, ama kendimize, vs… Anlamın aynası kırılmadı henüz: Wait and see.

 

 

19 Temmuz Zarfı

 

Sabahın buralarda ayrı bir fısıltısı var insanın uykularına. Serin bir güneş alacası… İlk ışıklarını giyerken karşıda dağlar, biraz da ürpererek yüzümün suyla buluşması. Bir balkon çerçevesinden damlayan hayatlar var kahvaltı sofrasında. Seslerin peynir ekmek gibi girişi kulakların kursağından. Birazdan karnın doymasıyla ilintili olarak yapılacak işler var. İşler hep oldu ve işler hep olacaklar; yeter ki çalışmanın karnı doysun.

 

 

21 Temmuz Zarfı

 

Ara sıra eski defterleri açmak gerekiyor. Neler çıkmıyor ki o sayfaların arasından. Kimler uzatmıyor ki yüzünü hayalle gerçek arasına gerilmiş başlar olarak. Geçmiş, belgelerini bir bir seriyor önüne insanın. Ders notları, isimler, adresler, şiir müsveddeleri… Her sayfa gözüme biraz daha yaklaştırıyor bilinmezin perdelerini. Anımsa!

 

 

22 Temmuz Zarfı

 

İsimlerimiz ve Öykü Kişileri… Serkan Türk, ismin hallerini inceliyor yeni yazısında. İnsanların sahip oldukları isimlerle ruh halleri arasında bir paralellik kurmaya çalışıyor. Öykülerinde karakterlere isim ararken çok zorlandığını da bu yazısından öğrenebiliyoruz.

“Hayatın bütün acılarını, sıkıntılarını yaşamış bir kadına Şebnem ismini versem tuhaf hissedeceğimi düşünüyorum. Ya da otogardaki emanetçi dükkânındaki adamın adı Özgür olsa anlattıklarımın bir anda sahiciliğinin sorgulanacağının endişesini duyuyorum. Melahat Hanım böyle bir anda kurtarıcı gibi geliyor bana. Eski bir mahallede yaşamının son demlerini süren, pencere kenarında sardunyalarını sulayıp etrafına hoşgörüyle bakan bir kadını anlatıyorsam, bu ismi vermek o an için doğru bir karar.” diyen Türk, yaşamın isimlere armağan ettiği kalıpları da sorgulamış oluyor böylece.

Kimine Yavuz, kimine Yusuf, kimine Alper düşüyor ya bu sepetin içinden; o zaman isimler birer ayna olup çıkıyor karşımıza. Hepimizin bu adaşlar diyarında bir namı varmış meğer diyor insan. Hepimiz her birimize bir sebeple bağlıyız.

Sebeb-i Telif şiirinin son bölümünde İsmet Özel de buna değiniyor aslında biraz:

 

“Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek

belki çocuk ve ihtiyar, belki kadın ve erkek

hepimiz, her birimiz gizli bir isimle adaşız

yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı

hayatımıza kendi adımızla başlardık

bilmediğimiz bu isim, hesaptaki bu açık

belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım

aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine

adımı aşkın üstüne kendim yazarım.”

 

 

24 Temmuz Zarfı

 

Nispeten erken bir kahvaltı sahnesi… Sonra tekrar uykuya bırakmayı deniyorum gözlerimi. Rüya artık gözlerim açıkken gördüğüm oluyor. Kalemle biraz didişme sonra; biraz Akdeniz mavisi… Akşama bir film ve tanıdık bir yüz eşlik ediyor. Sonra karanlığa uzatıyorum parmaklarımı; boşluk avucumdan bir kum gibi akıyor.

 

 

26 Temmuz Zarfı

 

Hecelere ve sayılara döndüm yüzümü. Bir ilk bakışla bakmayı deniyorum. Sağın veya solun, yukarının ya da aşağının ne demek olduğunu bilmek ve bunu öğrenmek için çaba sarf etmenin psikolojisinin tesiri altındayım. Çünkü Furkan’a -yeğenim; ikiye geçti- bunları öğretmekle görevlendirildim. Her şeyin bir merak unsuru etrafında şekillenmesi çok ilginç. Zamanında benim de aynı yollardan geçtiğim gerçeği farklı bir göz armağan ediyor bana. Bir aynadan geçmişin kareleri yansıyor bugüne. Hepsini teker teker inceliyorum.

 

Bir yazı var. Henüz nereye gideceği, ne şekil alacağı tahmine yer bırakmıyor. Ama şiirin halkası dâhilinde bir yazı olacak; bu sezilebiliyor. Onunla bir mücadele sergiliyorum; acaba açar mı diye bana sırlarını. Çok söyleşmiyoruz, susuyor; ben de üstüne gitmiyorum daha fazla.  Ve bir nokta yetiyor; yetiniyorum onunla.

 

 

27 Temmuz Zarfı

 

Nihat gelmişti. Geceden beraberdik. Sabahı birlikte ilerlettik. O gitti; sonra Özkan ve Rıdvan çaldı kapımı. Uzun zamandır beklenen bir şey… Bilgisayardan anlayan iki okul arkadaşımdan benim için yeni bir virüs programı ayarlamalarını rica ettim. Malum gerçek dünyada olduğu gibi sanalda da mikroplar insanın yakasını bırakmıyor bir türlü. Biz önlemimizi alalım da; n’olur, n’olmaz…

 

Yine yazının peşine düşüyorum ilerleyen saatlerde. Yeni mevzular çıkıyor biz konuştukça. Birkaç parça daha ilerliyoruz. Bitmesini büyük bir merakla bekliyorum. Ve sabırla…

 

 

29 Temmuz Zarfı

 

Zaman hep olduğu gibi yine farklı bir pencereden baktı. Güneş gündüze adını verendi ve geceye yaslıyordu nefesini. Gece bir bekçiydi ve göklere sallıyordu simsiyah ellerini. Bu veda anında bir telefon sesini yaklaştırıyor göğüme. Bir tanıdık merhaba işitiyorum; soluğu İstanbul kokuyor. Ve aleykümselâm Yusuf… İyiyim, sen nasılsın? Yazıdan ve yazdan bir fasılla başlıyoruz, sonra Can Bahadır Yüce ve ‘müstefit’ olamamaklığımız düşüyor dile. Telve’nin hali pür melalini de konuşmak gerekli diyoruz. Şarja yenik düşüyor sesimiz.

 

 

30 Temmuz Zarfı

 

Yavuz, bir yazı daha eklemiş gazeteye; gördüm. Taşrada çıkan dergileri, bir okul türküsü kıvamında inceliyor: “Orada bir dergi var uzakta!”. Türkiye’nin değişik ilçelerinde, dar imkânlarla çıkan bu dergiler o yörelerin entelektüel yaşantısı açısından da bir zenginlik diyor aynı zamanda. Hak vermemek elde değil. Yaşanan maddi olanaksızlıklar çoğunun ömrünü azaltsa da onlar var oldukları sürece herkes için yaşanabilir bir ortamın garantisi gibiler. Ama günümüzde yaşadıklarımız bu iyi niyetin yavaş yavaş ortadan kalktığının da sinyallerini vermiyor değil. Noktayı oldukça hazin koymuş sevgili Yavuz: “Çünkü kapanan her dergi, güzel bir dünya hayalimizin bir penceresini daha karartıyor.”

 

Yazı sonunda bitiyor. Hataları ile birlikte bir toplam çıktı ortaya; bu iyi. Ve ardından e-posta yoluyla adrese teslim. Bakalım sonuç ne olacak. Beklemenin boynu bükülmez umarım.

 

Geçen sene görev yaptığım okula gittim. Yolda Cemre’yle karşılaştım. Elinde diploması; liseye kayıt yaptıracakmış. Zaten puanı iyiydi, duymuştum; Kemer Anadolu’yu kazanmış. Buna çok sevindim. Yolu açık olsun.

Okulda tadilat olduğu için her yer her yerde. Sınıflar ve koridorlar yeni renkleriyle çok güzel görünüyor. Sonra Sevgi öğretmen, yaptığım yazılıların kâğıtlarını katlayıp toparlamam gerektiğini söylüyor. Bir dönemde yapılmış otuz sınav var ortada ve teker teker hepsini katlamak insanın epey bir zamanını alacak gibi görünüyor. Sosyal Bilgiler’den Vatandaşlık’a, İnkılâp Tarihi’nden Din Kültürü’ne bir yığın kâğıtla uğraşıyoruz. Onların da yardımıyla bir saatte anca bitiyor bu iş. Bu bir rekor olmalı diyorum.



« Ö n c e k i & S o n r a k i »