A L P E R S A R I

16/10/2008 - Geçen Güne Mektuplar / Eylül Postası

 


1 Eylül Zarfı


Kitap Zamanı, ilginç bir konuyu taşımış kapağına. Benim de ilk kez duyduğum ve “yazmayı bırakan, yazarlık hayatının zirvesindeyken susmayı tercih eden” yazarların tutulduğu bir hastalığı; yani ‘Bartleby Sendromu’nu… Ve bir sürü örnekle de yazarların haleti ruhiyelerini masaya yatırmış. Çok ilgi çekici ve takip edilesi bir dosya ortaya çıkmış bu kapsamda.

Bu sayının benim için ilgi çekici bir diğer yanı da Yavuz ve Yusuf’un birer yazıyla bu bütünlüğe pay sağlamaları. İkisi de samimi bir dil ve hünerli bir söyleyişle okurların dikkatlerine yaslıyorlar sözcüklerini.

Beşir Ayvazoğlu’nun yeni kitabı ‘Alatav’dan Şardağı’na’yı seçmiş kendine Yavuz. Ve bir Yahya Kemal hissiyatı göze çarpıyor yazının başlığında: “Kendi gökkubemizde gezmek”. Ayvazoğlu’nun dokuz ülkeye gerçekleştirdiği seyahatlerinin sürükleyici anlatımına değiniyor Yavuz ve hepsi birer Osmanlı mirası olan bu topraklarda; bizden de izler taşıyan bu vadilerde özlem dolu gezintilere çıkıyoruz birlikte. Mısır, Yugoslavya, Kazakistan, Bosna-Hersek, Tataristan, Suriye, Kosova, Özbekistan ve Türkmenistan yitik bir kolyenin taşları gibi duruyorlar geçmişin gerdanlığında. Bu coğrafyanın yetiştirdiklerine de Buhari’den Uluğ Bey’e uzanan bir çizgide yer veren kitapta; son olarak Yavuz, ataların ayak seslerine kulak kabartıyor: “Ecdadın sesi duyulur mu?”.

Yusuf daha farklı bir pencere açmış kendine: “Farklı bir siyer: Sevmeyen anlayamaz” diyor. Yaşayan yüz entelektüelden biri kabul edilen Tarık Ramazan’ın son kitabı ‘Peygamber’in İzinde’sini incelemiş. Kitaptan çıkardığı alıntılarla çok çarpıcı sonuçlara ulaştırıyor bizleri. Kitabın ana çerçevesini, Hz. Peygamber’in hayatından herkese düşen bir pay vardır olarak çiziyor. Bu kitabın sadece Müslümanlara değil diğer bütün kesimlere de bir mesaj verme gayretiyle yazıldığını da bu satırlardan öğrenebiliyoruz. Ve kitabın tamamına İslamiyet yörüngeli bir sevgi dilinin hâkim olduğunu da.

 

 

3 Eylül Zarfı

 

Akşam yine her zamanki gibi hiçbir şeyden habersiz bekliyorum. İftar saatini; az sonra olacaklardan habersiz bekliyorum. Gün boyu benle birlikte olan susuzluğum da bekliyor. İki haftadır beklediğim haber değil bu. Bir aydır üzerinde durduğum mevzuu bu değil. Sonra bir bardak su koşup geliyor yanıma, ardından biri daha. Hala bekliyorum. İki bardak çayla süslüyorum demlenmemiş yazgımı; bir bekleyiş hala bir yerlerde susuyor. Bir telefon mesajı düşüyor uzaklardan ortamın yakınlarına. “İstanbul’a yolun düşer mi bu yakınlarda?” diyor. Hemen o sesin sahibine soruyorum bu sualin anlamını. “İş” diyor. Şaşkınlığıma yenik düşüyor kalbimin durağanlığı. Ne iken ne diyorum. Ardından kısa yaşamımın küçük bir özetini çıkarıyorum. Gerekliymiş. Artık her iş yaşamına tumturaklı bir özgeçmiş (CV) ile giriş yapılabiliyormuş. Peki, diyorum. Kadere ve hayatın sürprizlerine de…

 

 

5 Eylül Zarfı

 

Bu sabah, diğer günler yaptığım erken kalkmak eylemini yapmayıp saati biraz geciktirdiğim için mutlu uyandım. Çünkü günlerdir erken saatlerde gidip kasasının başına oturduğum bir işim yoktu artık. Onun yerine bugün sorulacak birkaç sualin peşine düşmek vardı. Bunun için önce okula uğramalıydım. Geçen sene görev yaptığım okula tekrar alınıp alınmayacağımı soracaktım. Kimle konuşsam bana hep aynı yüksek ihtimali dillendirdiler: % 99,9. Ama kimsenin ağzından bir kesinlik peyda olmuyordu. Hemen oracıkta ilçe milli eğitime telefon açtık. Hali pür melalimiz budur; el cevap dedik. Onlar da şu an netleşen bir durum yok; olunca biz kendisini haberdar edeceğiz, dediler. Bunun üzerine ben de o yüzdelik paydan aldığım cesaretle Pazartesi okula gelirim olmuş gibi diye aklımdan geçiriyordum. Ve sonra bir telefon, niyetli halimin verdiği rehaveti böldü: “Alper Bey, acilen gelin de sigorta girişinizi yapalım; Pazartesi de başlarsınız.”. Apar topar bir hazırlanma ve kat edilen kilometrelerin ardından hedefe ulaştık. Yarım saatlik bir bekleme süresinden sonra da göreve hazır hale gelmiş olduk. İstanbul’un bir masal perdesinden yansıyan aksini seyrederken sonra, Kemer’in tozlu kaldırımlarını arşınlar buluyordum kendimi. Belki de böylesi daha hayırlıdır; kim bilebilir? Hem daha yapılmamış bir askerlik ve kazanılmamış bir KPSS var. Daha da önemlisi verilmiş bir söz var bu topraklara. Sözünde durmak, yerinde durmak değil hem. İleride daha çok söylemek için susmak şimdi…

 

 

6 Eylül Zarfı

 

Bir gün öncesinden sözleştiğimiz gibi ablamla erken kalkıp Antalya’ya gidecektik. Ve geçen seneki hazin dolu tecrübemizden de hareketle bugün itibariyle oruç tutmayalım dedik. Yine gün içinde yaşadıklarımız bize, verdiğimiz kararın isabetini hatırlatırcasına bir hayli sıkıntı vericiydi. Okulların açılması arifesinde yeni eğitim-öğretim yılı alışverişimizi yapalım istemiştik. Akdeniz’in eskiye nazaran hafiflemiş olsa da yine de etkisini yüksek tutan sıcağının altında bir sürü mağazaya girip çıktık. Furkan’a okul malzemeleri, bana da giyim eşyaları aldık uzun gezintilerimiz ertesinde. İçimizi en çok acıtansa, sabah uğradığımız ve oradaki yetkililerin de tavsiyelerine uyarak dönüşte vermemizin uygun olacağı kanı, üstün yorgunluk emarelerimizden ötürü Kızılay’a bağışlayamamak olmuştu. Oysa oruç tutmayışımızın hem bize hem de ihtiyacı olan diğer insanlara böylesi bir yararı dokunsun istemiştik. Olmadı; ama Ramazan ayından sonra yapacağımız ilk eylemlerden birini de böylelikle belirlemiş olduk.

 

 

8 Eylül Zarfı

 

Ziller çalıyor… Erken kalkmak var. Ütülü pantolon, ütülü gömlek giymek; uzun yollar arşınlamak var sabah güneşi üzerine yansırken insanın. Yeni aldığım ayakkabı vuruyor ayağımı. Daha ilk günden ıstırabın zilleri çalıyor… Veliler de en az öğrenciler kadar heyecanlı, bahçede bekleşiyorlar. Merhabalar hocam, günaydınlar; geliyor sağdan soldan. Sizlere de günaydın; nasılsınız? Ziller çalıyor… Bayrak töreni, öğrenci andı; ardından İlköğretim Haftası etkinleri. İlk gün olması hasebiyle epey bir geç giriyoruz sınıflara. Öğrencilerde olduğu gibi öğretmenler arasında da yeni yüzler var. Öğretmenler arasında olduğu gibi öğrencilerden de gidenler. Kitaplarını dağıtıyoruz öğrencilerin. Dikkatimi İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük dersi kitabının da artık yeni müfredat dâhilinde değiştirilmesi çekiyor kendi branşımla alakalı. Bugün ders yok. Tanışma ve tartışma var; alışma ve alıştırma. Sonra yeniden çalıyor ziller. Dönüşe uydurulan adımlarla ve ayakkabın çileli başkaldırışına da ince sesler çoğaltarak içimde, dönüyorum beni bekleyen o büyük yalnızlığıma.

 

 

10 Eylül Zarfı

 

Artık her gün okuldayız; malum… “Öğretmenim, öğretmenim!” olmak kolay değil. Sabahın kör bir vaktinde, belli bir yolun yorgunluğuna soyunmak bunun için. Bunun için, bir sesi bir şekle uydurmak… Seviyorum içimdekini; içimdeki sesi, içimdeki sessizliği... Gönlüm bir pencere; açıyorum onu. Açıyorum her gün öğrenmenin ve öğretmenin perdesini.

 

Bir yazı vardı; son zamanlarda mesaisine kaldığım. Bugün bitti o da. Birbirine zıt kabul edilebilecek iki kavramı; şiiri ve teknolojiyi içeren ve somut ile soyutun kargaşasıyla da kendini çoğaltan bir yazı. Umarım tutmuştur kıvamı. Ama nedir ki zaten kıvam? Aşkın kalp çanağındaki görüntüsünden başka…

 

 

11 Eylül Zarfı

 

Bir tanıdık sesin peşindeydim akşam. Bir yandan satırlar, bir yandan da şiirin ve müziğin eşsiz birlikteliği farklı yolculuklar armağan ediyor gecenin serinliğinde. Uzaklardan, Trabzon’dan bir radyo frekansı… Serkan Türk, Radyo Film isimli programını sunuyor. İlerleyen dakikalarda tanıdık satırlar dökülüyor dudaklarından. Bir de bakıyorum ki ‘Geçen Güne Mektuplar’dan Temmuz Postası’nı yorumluyor. Şaşkınlık, en geçerli bir şarkı gibi dinlediğim oluyor.

 

 

13 Eylül Zarfı

 

Yeni bir kitaba başladım. Çok önceden kelepir diye aldığım ve içeriğinin ne olduğunu bile merak etmeden raflara emanet bıraktığım bir çeviri roman. Kapalı Kitap, Gilbert Adair’ın Türkçedeki ilk romanı. İlk olması hasebiyle de değerli bir kitap. Onu değerli kılan bir içerik örgüsü de var aynı zamanda; anlatımı sürükleyici yapan kullanışlı bir dili de.

Bir diğer girişimse; bu yeni kitapla bir birlikte bir de yeni yazıya başlamak oldu. Yine adı geçen eseri konu edinen ve bir tanıtım yazısı hüviyetiyle de ortaya çıkması planlanan bir yapboz girişimi. Yaptığımız tam olarak bu işte; ne eksik ve ne fazla. Parçaları birleştirerek bir bütüne ulaşmada gösterilen çaba…

 

 

15 Eylül Zarfı

 

Yazıyı, tüm eksik haliyle birlikte bitirmeyi başardım. Bir kitabın hikâyesini yazmak güç… Özellikle o kitap, içerdikleriyle insanları şaşırtmayı amaç edinmişse bu daha da karmaşık bir hal alıyor kendiliğinden. Kapalı Kitap da tam bu minval üzere yazılmış. Okuyucuya yeni olan tanımların yanı sıra yabancısı da olduğu kavramları da işaretliyor. Kör bir yazarın geçmişiyle yüzleşmesinin, karanlığın ve çaresizliğin onda sebep olduğu deneyimlerin sahici bir dökümünü yapıyor. Sarsıcı, aynı zamanda da parçalı bir okumaya ayak uydurabilen her okurun kapağını açması gereken bir kitap.

Yazı bitti. Şimdi sıra yazının değerlendirilmesinde… Kitabın özüne uygun bir anlatıma sahip olup olmaması noktasında bir incelemeye gereksinimi var. Eksiklerini ya da fazlalıklarını bize yansıtacak olan o aynayı bekliyoruz.

 

 

18 Eylül Zarfı

 

Dünden kalma bir rahatsızlık düğümü sıktı benliğimi gün boyu. Oldukça yoğun geçen ve ıstırabın tellerine de dokunan acı bir türküyle geçtim günün içinden. Akşamın da misafirleri vardı kendi içinden çıkarttığı. Açtık geçmişin perdelerini; bir rüyaymış, kapattık.

 

 

19 Eylül Zarfı

 

Yine aynı hastalık yükü omuzlarımızda baktık dünyanın insan adlı penceresinden. Sezdik acizliğin insan ismiyle var olduğunu bu dünyada ve acının parçalı ruhunun temsil ettiği varlık bayrağını çektik bir kez daha gönderimize.

Aynı zamanda bir seçim günüydü de bugün. Onun da getirdiği büyük bir yorgunluk puanı vardı hanemizde. Okulun öğrenciden bir temsilcisi olsun diye gün boyu verilen bir uğraş vardı. Başkan adaylarını sınıf sınıf gezdirerek seçmenleriyle buluşturduk önce. Onlar da geleceğe yönelik vaatlerini sıraladılar seçim öncesi. Öğleden sonraki saatlerde de seçime geçildi. Oldukça sancılı bir süreç yaşadık seçim kurulu olarak. Sabahtan hazırladığımız oy pusulalarına basılan mühürlerle gerçekleştirilen bu süreç oldukça demokratik bir ortam oluşturdu okulda. Her oy kullananın attığı imza ve parmaklarına damlatılan mürekkeplerle de güvenirlik elden bırakılmadı. Ve her adayın kendisinin seçtiği bir gözlemcinin de hazır bulunduğu bir ortamda oyların sayılması gerçekten de anlamlı kılmaya yetiyordu bu demokratik hadiseyi. Yaşattığı tüm sıkıntıya rağmen bütün o taze yaşamları demokrasi denen çoğulculuğun ‘d’siyle ucundan kıyısından tanıştırabildiğimiz için mutlu olmalıydık; olduk da.

 

 

23 Eylül Zarfı

 

Bugün ‘Okulumuz Okuyor’ kampanyası dâhilinde birinci dersimizin ilk yirmi dakikalık bölümünü kitap okumaya ayırdık. Öğrenciler ve öğretmenler kitapların sayfaları arasında gezindiler. Farklı ve gerekli bir deneyim. Öğrenciler yavaş yavaş bu sessizliğe alışacaklar ve zaman içinde bu düş gücü onları da içine alacak.

Günün sürpriz görüntüsünü müfettiş beyler varlıklarıyla bizlere sağladılar. Geniş bir şaşkınlık hali ve ardından gelen hızlı bir telaş konumu tüm okul toplamında, iki üç saatlik bir süre zarfında etkisini devam ettirdi. Derslere giriş, okulu geziş, sorular soruş; bu zaman dilimini gerçek kılmaya yetti. Ardından yine hayatın dingin seyrine dönüş…

Ve bir soru. Serkan Türk’ten: “Elleri kirlenir mi insanın her ayrılıktan sonra?”

 

 

25 Eylül Zarfı

 

Kafka yazısında ilerlemeler sağlıyorum. Onun özgün üslubu üzerinden şekillenen bir çoğaltım alanı bu. Az kaldı. Çok önceleri bitmesi gerekirken araya giren başka işler nedeniyle sürekli geriye bırakılan bir sohbet metni. Konuşmaya ve yazıya devam…

 

 

27 Eylül Zarfı

 

İnsan böyledir işte. Kendi ölümünü yazamadığı gibi kendi doğumunu da yazamaz. Rivayetlerden hareket eder o günlere dair konuşmalarda. Ben; filan gün, falanca yerde, sabaha karşı köhne bir evde doğmuşum der mesela. Ama onun şahit olmadığı yalnızca işittiği bir hadisedir bu. Bir Cuma günü doğmuşum da diyebilir; nasıl olsa böyle söylenmiştir ona. Bende herkes gibi bu kurala uymuşlardanım. Ve 27 Eylül dendi mi hep bu kuralı hatırlarım. Bir de Sezai Karakoç’un şu dizelerini: Sen bana yeni yılsın her dakika. Her dakika bir yaşıma daha giriyorum.”

 

 

28 Eylül Zarfı

 

Bayram öncesi bir Antalya turu daha… Kalabalık mekânlardan içimizdeki o büyük yalnızlıkla geçtik. Her yüzde bir tenhalık, her seste bir dağınıklık; yorgun zamanları biçtik o sessiz adımlarımızla. Ne yaptık, nereye gittiysek; sonunda günü tükettik. Sadece iki parça koparabildim günden geriye. Biri Haydar Ergülen’in toplu şiirlerinin ilki olan ‘Nar’; diğeri de İbrahim Tenekeci’nin ‘Ağır Misafir’i. İkisi de bende bir ilk konaklamadırlar.

 

 

30 Eylül Zarfı

 

Bayramın adını gezdiriyorum dilimde. Geceden geçilen bir yol ve sabahında varılan bir köy var. O köy bizim köyümüzdür aynı zamanda. Orada öpülecek eller var. Tadılacak bayram şekerleri… Bayramın en güzel bir çocuk kalbinde yaşandığını düşünüyorum; ellerinde poşet dolusu şekerlerle eve dönen çocukları gördüğümde. Gelen misafirleri ve ardından hep birlikte çıkılan eş dost ziyaretlerini de anmalıyım burada; yapılan geniş zaman sohbetlerini de. Bayramın kalabalık ruhu ve insanın içindeki yalnızlıktan ise hiç bahsetmiyorum.


« & S o n r a k i »