A L P E R S A R I

1/9/2008 - Geçen Güne Mektuplar / Ağustos Postası


2 Ağustos Zarfı

 

Kelimelerin bir suçu yok. Eksilmeyen ve eskimeyene ait onlar. Bizse eksiliyoruz ve eskiyoruz her yalnızlık gibi. Hüzne sahip çıksak belki tutacak bizi ilham. Bize yeni kusurlar ekleyecek. Alıp bizi gölgelerimizden, yeni yeni satırlar bağışlayacak; aydınlık sözcükler…

Şiiri bir çekirdek gibi taşımalı insan içinde. Şiiri bir hataymış gibi kendine yakın tutmalı.

Biz kayboldukça bir gün, bir şekilde; şiir açığa çıkacak ve bu anlam elbet kırık bir kalbi onaracaktır.

 

 

3 Ağustos Zarfı

 

Gün ayrılığa döndü yüzünü. Sabahın o alacalı kıvrımları çekti elini eteğini gecenin serinliğinden. Bir şey saklıyor belli. Bir şey geceyle kalbimiz arasına gerilmiş. Ortaya çıktı sonra; büyük bir ‘teşekkür’ yükünü bırakarak omuzlarımda ‘iyi geceler’e saldı beni. Bu gece hüznün bekçisiyiz anlaşılan. Aşk’ı bir ‘gül…’ gibi soldurduk içimizde.

 

 

4 Ağustos Zarfı

 

Hüzün, yine aşkın dalında bir kuş…

 

 

6 Ağustos Zarfı

 

Sabah bir telefon; Özkan: “Baba, Antalya’ya gideceğiz Rıdvan’la; sen de gelsen çok iyi olur. Hem malum Rıdvan yolcu… Son demlerimizi yaşıyoruz, o bakımdan.” Daha önceki davetlerine icabet edememiştim; ama bu kez “Eyvallah”la kapatıyorum telefonu.

Bir lokma Antalya’dayız. Müzeyi bir ziyaret edelim, tarihle bir münasebetimiz olsun diyoruz bu sıcakta; öğrenciye bile bilet parası on lira istiyorlar. Türkiye’deki müzelerin ziyaretçi sıkıntısının sadece bilinç eksikliğinden kaynaklanmadığını da bizzat yerinde görmüş oluyoruz. Hemen orada bir Türk gibi (!) düşünerek buraya vereceğimiz on lirayı daha iyi bir şekilde (?) değerlendirebiliriz diyerek oradan uzaklaşıyoruz. Ne hazin bir son…

Sonra adımlarımızı sinema salonlarından içeri sokuyoruz. İçimizde bir burukluk yaşatarak hala, ‘Mumya: Ejder İmparatoru'nun Mezarı’ isimli filme üç bilet alıyoruz; toplam on dört lira uzatarak. Filmi pek beğenmiyoruz aslında. Tarihselden çok fantastiğe yakın bir kurgusu var filmin. Önceki iki film daha güzeldi sanki. Ama insan seçimlerini her zaman bilinenlerin üzerine kuramadığı için sonuçlarına da katlanmayı öğrenmeli bir şekilde. Açlığımızla vedalaştıktan sonra yolların çağrısına kulak veriyoruz yine.

 

Evde beni bekleyen bir not buluyorum. Beni ve bütün insanlığı… Onur Caymaz, ‘Hiroşima Mon Amour...’ demiş. “6 Ağustos 1945’te ABD, Hiroshima’ya 15 bin tonluk TNT’nin patlayıcı gücüne eşdeğer ve “küçük çocuk” (little boy) adında bir atom bombası attı.” diye söze başlıyor. “Üç gün sonrasında ise “Şişman Adam” (fat man) Nagasaki’ye atıldı.”. Daha sonra bombaların etkilerinden ve “Hibakusha”lardan bahsediyor yazısında. Ve unutmanın dramına eş kılıyor bizleri: “Unutmayalım, unutmak bir tür ölümdür...”

Bir yanda her yıl binlerce öğrencisini bu insanlık trajedisinin kalıntılarıyla tanıştıran; ortaya çıkardığı etkileri o genç dimağlara gelecek adına sunan Japonya ve diğer yanda Çanakkale’yi ve sair tarihi zemini yeni yeni keşfe çıkan Türkiye. Buradan bakılınca ilerlemenin boyutları daha net bir şekilde görülebiliyor. Her millet en zor sınavını tarihle veriyor çünkü. Hatırlatmanın ve kalıcı kılmanın kapıları olan müzeleri halktan esirgeyerek ilerlemeye hizmet ettiğimizi de ne yazık ki bu nedenle söyleyemiyoruz. Bugün bunun üzüntüsünü yaşıyorum.

 

 

7 Ağustos Zarfı

 

“Kadını bir gürültüye sapladılar.

Evler tıkırtıydı, tıkırtıydı, tıkırtı

kahkahamın düşürdüğü çiçekleri bulamadılar

fırtınalı bir geceydi çünkü bulamadılar

bombalar, bö sesleri, savaş alaborası…

Yaşamak bir tıkırtıydı, aldırmadılar.”

 

İsmet Özel

 

***

 

Tagore’u, bizi aşka ve yalnızlığa çağıran dizeleriyle anıyoruz:

 

“Sana evime gel demiyorum,

Benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.”

 

“İyilikse muradın

Kapıya vur.

Aşksa

Zaten açık!”

 

Rabindranath Tagore

 

 

10 Ağustos Zarfı

 

Pazar sabahları televizyon kanallarında hep bir çizgi film şenliği olur. Bu benim o çizgi dünyaya ilgimin yoğun olduğu dönemde de böyleydi; şimdilerde de böyle. Kanal 1’de “Osmosis Jones” isimli yarı animasyon yarı film olan bir türü seyre koyuldum bu sabah. Frank isminde bir babanın dengesiz beslenme yüzünden bir enfeksiyon hastalığına yakalanması ve bu hastalığından vücudunda –ki buraya Frank Şehri diyorlar- Osmosis Jones isimli bir alyuvar polisin üstün mücadelesi sayesinde kurtulması konu ediliyor. Bir insan vücudunun içinde geçen polisiye-aksiyon sahnelerini düşünün. İlginç bir çalışma çıkmış ortaya. İlk kertede çocukken büyük bir hayranlıkla izlediğim; bugün çıksa yine aynı oranda ilgiyle izleyebileceğim –bilenler bilir- Fransız yapımı “Bir Varmış Bir Yokmuş” adlı çizgi film serisine benzettim. Farkı burada bilgilendirmekten çok eğlendirmeyi amaç edinmiş olması. Ama yine de tekniği ve senaryosundaki diyalogların netliği beni bütün filmi izlemem için televizyon başında tutmaya yetti.

Benim asıl bahsetmek istediğim mevzuuysa filmle ilgili; insan vücudunun inceliklerini konu edinen ve bunu çocukların da anlayabileceği bir dile indirgeyen bir yapıt olması. Gerçekten de vücudun içinde var olagelen harikuladelikler insanı bununla ilgili detaylı bir düşünmeye sevk ediyor. Bu bütüncül işleyişin boyutları oldukça geniş. İnsan bunu büyüdükçe daha net bir şekilde algılayabiliyor.

 

 

12 Ağustos Zarfı

 

Ne de güzeldir eski arkadaşların seni ziyarete gelmeleri. Bir sürü derde ortak olmuşluk vardır ya geçmişte, birçok naneyi birlikte yemişlik vardır ya; eski günlerin yâdı çeker işte insanı beriye. Bugün bana kendini tanıtan resim, liselik çağımızdan koydu kendini önüme. Adı: Veysel. Muhabbeti bol günlerdendi o günler. Hayatın kahkahaya boğulduğu, başımızdaki kavak yellerinin de dinmediği zamanlardı. Gençtik işte…

Veysel’le oturduk ve kaseti başa sardık yavaş yavaş. Gerçekten de bir yaşanmışlığa ad olmuşuz dedik. Eski arkadaşlardan, durumlarımızdan ve uzun uzun da “Bocce”den bahsettik. Meğer bizimki görüşmediğimiz süre zarfında sporcu olmuş da haberimiz yok. Bocce, Türkiye’ye yeni transfer olmuş spor dallarındanmış. Federasyonu bile yeni kurulmuş daha. İşte bizim Veysel de, bu spor olayında milli formaya bile yaklaşmış; duyduğumda inanamadım. Sen kalk taksi şoförlüğü yaparken bir yandan da lisanslı sporcu ol. Zaten belliydi onun lisedeyken böyle bir halt yiyeceği. İyi top oynardı kerata!

Ve sonra yine ayrılık ve sonra yine veda. Anılara ve giden yıllara…

 

Askısından bir gün daha indirdik zamanın; eskittik hayat denen gömleğimizi biraz daha.

 

***

 

Kaybederken kazanmayı şiirden öğrendim

Öyle bir harp meydanına döndü ki ömrüm

Mağlup bir şah iken gâlip bir nefer-i merkûm

Yürüyorum sılaya, uyağımda ölüm.

 

Can Yücel

 

 

13 Ağustos Zarfı

 

Bir taşla üç kuş vurayım istedim ve erkene aldım mesaisini gündüzün. Dergileri Erzurum’a göndermek için kargoya; sitenin yıllık barınma ücretini yatırmak için bankaya ve ücretli öğretmenliğe yeniden başvurmak için de Milli Eğitim’e gittim. Hepsini kısa sürede halletmiştim. Ama tabi yollar ve Akdeniz’in kavurucu sıcakları birlikte çok tuzaklar kurdular bana. Neyse ki Kemer bir ilçeydi ve küçük bir yerdi. Alışmıştım artık oyunlarına.

 

 

15 Ağustos Zarfı

 

Hayatta aradığı lezzeti bulamayıp da ölümün pastasındaki payına koşana:

 

Oyuncak dünya… Oyuncak dünya!

Bu oyun çok kolay sen de oyna.

Kır ve dök, yap ve boz; yeniden başla.

Hepimiz çocuklarız aslında.

 

Kimisi askercilik oynar.

Kimisi hırsız polis oynar.

Kimisi evcilik oyunu oynar.

Ben de müzisyeni oynarım şimdi…

 

Yavuz Çetin

 

 

16 Ağustos Zarfı

 

“Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri”ni bitirdim. Sürükleyici, yaşamsal, özlü ve aynı zamanda temiz kalpli bir kitap. Adı gibi kalbe ve tene dokunan hikâyelerin toplamı. Kitapta yer alan çoğu öğenin yazarının yaşamıyla bir bağlantısı var hissi uyandırıyor. Yani gerçekçi; yani yalın… Bir yanıyla da –Nazım’ın diliyle söylersek- memleketimden insan manzaraları. Onur Caymaz’ın son kitabı; benimse okuduğum ilk kitap ondan.

Çıkışı, Telve’nin dördüncü sayısına denk düşen bu kitap için röportaj sözü almıştık. Yine başka bir denklik de o vakitte sevgili Yavuz ve Yusuf’un İstanbul’a gidecek olmalarıydı. İşte bu nedenle bizim kitaba daha basılmadan ulaşıp onunla ilgili sorular çıkartmamız gerekiyordu. Bunun üzerine sevgili yazarımız bize internetten kitabının son halini göndermiş ve arkadaşlarımız da bir çıktı halinde buna muvaffak olmuşlardı. İşte o çıktı ve üzerinde yer alan imza gerçekten büyük bir değer benim için. Bunun için hem sevgili iki arkadaşıma hem de Sayın Caymaz’a teşekkür etmeliyim. Çünkü yazar, yeni kitabına attığı ilk imza kabul etmiş bunu:

 

KALBİN ve TENİN BÜTÜN İSTEKLERİ’nin ilk imzası…

 

ONUR CAYMAZ’dan.

 

Alper’e

 

Sait Faik diyordu: “bir insanı sevmekle başlar

her şey,” diye. O cümleden sonra şunu der:

“burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor”

Bunu hiç bilmezler sanki.

bitimsiz şeylere

 

 

18 Ağustos Zarfı

 

Şiir, var olan sessizliğin erken öznesi; eylemleri yapan ve hayatın içine dağıtan büyük bir usta, şiir… Ondan verimlilik alan ve aşkı damıtan ruhlara dair hevesli bir söyleyiş gücü barındırıyor içinde. Bundan sıyrılmak diye bir tutku yok; bilakis bu işleyişin içinde ve ortasında yer almak en büyük tutku yerini alıyor.

Herkesin hayata bir şiir borcu var ve onu yaşıyor. Zira ömür bir şiirden ibaret…

İlhamla.

 

 

19 Ağustos Zarfı

 

Yusuf, yeni bir yazı kaleme almış gazetede. Bu onun gazete sütunlarında ismiyle müsemma boy gösteren ilk yazısı aynı zamanda. “Siz bu hikâyeyi daha önce okumuştunuz!” diye sesleniyor; hikâyeciliğinde yeni arayışların peşine düşen Mustafa Kutlu’nun eski bir hikâyesine yaptığı atıftan hareketle. Kutlu’nun yeni kitabı ‘Huzursuz Bacak’, hem söylem hem de içerik olarak diğerlerinden farklı bir yapıya sahipmiş Yusuf’un değerlendirmesine göre. Okurlarının yeni kitabını okumaya başlayınca bu farklılığı hemen sezeceklerini ve farklı bir Mustafa Kutlu portresiyle karşılaşacaklarını sevgili Yusuf’un satırlarından edinebiliyoruz. ‘Huzursuz Bacak’ın konu olarak düşünce iklimindeki kırçıl gidişatı ele alması, toplumun yaşadığı sorunlara geçmişten gelen bir birikimle çözüm bulma arayışı ve Kutlu’nun hikâyelerinde genelde yapmadığı bir şekilde bu hikâyede fikirlerini açıkça beyan etmesiyle bu yapıtın Mustafa Kutlu hikâyeciliği içinde ayrı bir yerde görülmesi gerektiğiyle noktalanıyor yazı. Bir hikâyenin hikâyesini de öğrenmiş oluyoruz böylelikle. Bizi bu hikâyeye ortak yapan satırların sahibine teşekkür…

 

***

 

Artık hayat için yetişir bunca infial

Dinlenmek isterim ki taab-dar-ı mihnetim.

Artık tehi vücut, tehi dil, tehi hayal,

Dünyada şimdi ben dahi bir fazla sıkletim.

 

Tevfik Fikret

 

 

21 Ağustos Zarfı

 

Aşkın karamsar yüzüyle baktım

hüznü umuda tercih etti yalnızlığım.

 

 

22 Ağustos Zarfı

 

Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta

Her şey naylondandı o kadar

Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı

Ama geyikli geceyi bulmadan önce

Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.

 

Turgut Uyar

 

 

23 Ağustos Zarfı

 

Çiçeklerin doğum günlerini arılar kutlar.

 

 

24 Ağustos Zarfı

 

Yazın içinde yazının talihi döndü. Bolca satır düştü bugünün payına. Sıcağın, güneşin, nemin ortasında; bir yazarkasanın gölgesinde geldi günlerdir kendilerini beklediğim misafirlerim. Geç de olsa geldiler ya; hem elleri de dolu doluydu her birerlerinin. Bana Kafka’dan ve Sevinç Çokum’dan havadisler getirmişler. Ne kadar mutlu oldum anlatamam. Keşke her zaman kapımı çalıp beni böyle sevindirebilseler.

 

 

27 Ağustos Zarfı

 

Kafka’nın mektuplarını açtım. Milena’ya yazdıklarını… Bir mektubunda şöyle dile getiriyor aşk acısının erkek ve kadın halini: “Gönül ilişkilerimde edindiğim tecrübe erkeklerin daha çok acı çektiği. Aslında bu acı karşılıklıdır. Kadının çektiği acı gerçektir ama erkeğin acısı fazladır.”. İmza; ‘Senin Franz’.

 

 

28 Ağustos Zarfı

 

E-postalarıma bakarken bir başlık çarptı gözüme. Ölüm: "İLHAN BERK" vefat etti. Tam olarak bunu söylüyordu bana. Ölmüş. Doksan yaşında; Bodrum’da… Necatigil, ‘Şiirimizin Uç Beyi’ demiş ona. Ölmüş. Ölüm, derin bir şaşkınlık halini aldı sonra. Dağlara dolaşmaya gitti o; evde yok artık diyorum:

 

“Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben gidiyorum.

Ölüme, o büyük tümceye,

çalışacağım.”

 

 

31 Ağustos Zarfı

 

Sabahı şiirle karşılamak ne iyi… YKY’nin çıkardığı 2006 Şiir Yıllığı var elimde. Rastgele bir sayfa… Haydar Ergülen ve ‘Yağmurun İyiliği’ çıkıyor karşıma. Ne diyor şair orada: “Sen küle bırak beni zalimlerin yağmuruna / kül insandan gelir, onu anlama, beni de… / Yağmuru anla, o, tanrının iyiliğidir, / kimin içi açıksa yağmur ona gelir,”.

Sonra yıllığın ikinci şiirine takılıyor gözüm. İlhan Berk. Şiirini özetleyen dizeleriyle karşılıyor beni: “Suydum ben geçiyordum / Geniş zamanlı tümceler kuruyordum”.

 

***

 

Derdim: yeter, sakin ol, dinlen biraz artık;

Akşam olsa diyordun, işte oldu akşam,

Siyah örtülere sardı şehri karanlık;

Kimine huzur iner gökten, kimine gam.

 

Charles Baudelaire



« Ö n c e k i & S o n r a k i »