A L P E R S A R I

17/9/2008 - Akdeniz’in Belleği: Sırlar ve Sınırlar


     Deniz bir memleket gibidir, içindeki sesleri renklerle harmanlayan. Uzun ve pürüzsüz bir hafızaya sahiptir. Geçmişten aldığını bir emanetçi gibi gelir ve bırakır zamanın kıyılarına. Parlak anılar da vardır bu sepetin içinde, gözyaşı ve haksızlıklar da. Ne yaşamışsa insanoğlu ömür diye bu dünyada ondan bir payı vardır denizin.
 

Kahkahalar dalgalara daha yakınken ses olarak, yakamozlar hüznün rengine bağımlıdırlar. Gece de olsa gündüz de olsa sesine ve rengine denk suskunluklar ve taşkınlıklar barındırır. Duyurmak için seslerini ötelerin bu kıyılara ve çalmak için boyasını uzak ülkelerin mavi bir tekerlek sürekli döner durur. Bu çalkantıyla tarihin yolları kimi yerde kesişir; rüzgârın ters estiği kimi yerde de düğümlenir ve kıyıya vuran meçhul bir sandık gibi onu açacak hevesli elleri beklemeye koyulur.

Akdeniz de bu sandığın içindeki gizemli tarih gibi çok boyutlu bir haritaya ad olmuştur. Geniş coğrafyasının, kapsamlı insan figürlerinin, meydana çıkardığı ortak kültür mirasının ve dalgalara öykünerek nesillerin çağlar boyu sürdürdüğü savruluşun toplu bir hikâyesini barındırır kendi içinde.

Diğer tüm denizlerden aşkın bir silueti vardır onun. Sair mavilikler tarihin kapısını aralamaya çalışırken, Akdeniz odanın ortasında yer alır. Geçmişten geleceğe, doğudan batıya, bilimden şiire, buğdaydan üzüme bir geçişin iletkenliğini yapar. İlk yapıların temellerini bu sular kuşatır. Devlete dair ilk notları kaleme alan, sanatın ve mimarinin farklı tutumlarını örnekleyen ilk şekillere kalıcılık veren ve kalem ile kılıcın yeryüzündeki erken konumunu parmaklarıyla sıkıca kavrayan bir temas kabiliyeti varsa oda kuşkusuz Akdeniz’indir.

Bu ıslak mekânın tarihle münasebeti yoğun bir ilişkiler ağını günümüze taşıyor. Aristo’nun mantığı, Zeus’un çapkınlığı, korsanların arzusu, kâşiflerin tutkusu, Endülüs’ün refahı, Roma’nın inkılâbı; hepsi bu sulara bıraktılar sandallarını. Hepsi birer ada oldular zamanın içinde. Küçük adlarla anıldı büyüğün parçaları; Biri Ege oldu, biri Adriyatik ve Marmara. Cebelitarık bir komutanın ismini karşılıyordu ama o komutanı oralara getiren sebep neydi? Akdeniz’in sırları vardı dalgalarına kattığı. Bunları parçalı yapısında, körfez ve limanlarında mı aramalıydı? Herkes bu cevapları bulmak için yapmıyor muydu yolculuklarını bu coğrafyada? Tüccarlar, macera tutkunları, hazine avcıları, dindarlar, özgürlüğü arayanlar; hepsinin kendilerine has nedenleri vardı ve amaçlarına ulaşmak için en büyük çekiciliği burada bulmuşlardı.

Bu mekân aynı zamanda tek tanrılı dinlerin ve ilahi mesajlarının ortaya çıkıp dünyaya yayıldıkları yerdi. Hz. Musa’nın asası ve Nil, Hz. İsa’nın çarmıhı ve dikenli tacı, Hz. Muhammed’in hicreti ve feryadı; hep bu ortama yayılan uzun soluklu yankılar ve çile taşlarıydı. Yine Hz. Âdem’in gurbeti, Hz. Nuh’un gemisi, Hz. Eyyub’un gözyaşları, Hz. Yusuf’un gömleği, Hz. İbrahim’in kurbanlığı bu sırlı aynadan yansıyanlar oldu.
 

Bu tuzlu coğrafyanın kavruk tenli insanları burayı bir köprü gibi kullandılar yüzyıllar boyu. Batı, doğunun yorganını çekti üzerine; kuzey, sıcak denizlere inme rüyaları gördü. İpek yolu baharat ve kumaştan ayrı kültürleri de taşıdı bu sulardan geçerken. Kültürler kalemlerinin tükendiği yerde kılıçlarına sarıldılar. Büyük savaşlar, belki kârlı antlaşmalar yapıldı bu kıyılarda ve yazıyı bulanla parayı bulan aynı suya dokundular kalem ve sikke tutan elleriyle. Piramitlere taş taşıyan kölelerle Artemis’in tapınağına sütunlarını yerleştiren esirler aynı güneşin altında sildiler terlerini.
 

Bir yanda site devletleri bir yanda derebeylikler, bir yanda dinsel iktidar öbür yanda laikler; bu halkanın içinde kurdular ilk düzenlerini. Her zaman yeni fikir ve eylemlerin uygulayıcıları oldular bu suyun insanları. Yeni şeyler bulmak ve var olanı tanıtmak için şehir şehir dolaştılar. Venedikli İstanbul’a yabancı değildi, İstanbullu Atina’ya; Atinalı Kıbrıs’ı iyi bilirdi, Kıbrıs halkı Marsilya’yı. Eğer bilginin bir açlığı varsa bu İskenderiye’de giderilebilirdi. Hepsinin kendilerine has yıldızları vardı gecelerini aydınlatan, hoş kokulu çiçeklerini burunlarına götüren farklı hanım elleri. Hepsinin öyküsü ayrıydı; ama aynı masalın içinden çıkmışlardı bin bir gecede.

 

Mekânsal Algı

Bir mekânın tarifini yaparken bunu salt bir gerçeklikle ortaya koyabilmemiz pek mümkün değildir. Çünkü zaman içinde yaşanılanlar coğrafyanın sınırlarına da etki eder ve onu ilk halinden oldukça uzaklara taşır. Hele ki bu bir denizin kapsamına sürüklüyorsa bizleri suyun hareketli tavrından pay çıkarabiliriz kendimize. Bu esnek yapılanma tarihin seyri içinde genellenebilirken onu farklı kılan süsleri sergilemek de bize düşüyor.
 

Akdeniz her şeyden önce bir güney kimliğiyle doğmuştur. Onu güneşe bu denli yaklaştıran bir tasnif elbette ki es geçilemez. Ama onun soyağacı yalnızca suyu içermez, kara akrabalıklarını da sever. Uygarlıkların karadaki merkezleriyle teması vardır Akdeniz’in. Zaten Mediterraneus, Latincede “karalarla çevrili alan” anlamına gelir. Bereketli Hilal’i, Afrika’nın çöllerini, kuzeyin buzlarını ve Roma’nın karasallığını hep içine alır. Sadece Akdeniz mavisinin dokunduğu kıyıları bu halkanın içine katmak bizi ulaşılır sonuçlara götürmez. Bu kıyılarla birlikte bir yapbozun birbirine geçmiş parçaları gibi ova ve dağları, buzul ve çölleri de hesaba katmamız gerekir ki; Akdeniz tüm heybetiyle gösterebilsin benliğini.
 

Donanma ve ticaret filolarının olmazsa olmazları liman ve tersaneleri, tarım ve madenciliğin gereksinimleri olan verimli toprakları, kültür ve sanatın çekim gücünü oluşturan devasa şehirleriyle Akdeniz bir birliğin ortasında yer alır. Asya, Avrupa ve Afrika üçgeninin tam ortasında kendine biçilen rolün muhteşem bir uygulayıcısı olarak tarih sahnesinin ilk ve en yetenekli oyuncularındandır. O kadar ki sergilediği oyunlar çok ses getirmiş, geniş kalabalıklar tarafından çağlar boyu alkışlanmıştır. Sürçmeleri ve unutkanlıklarını saymazsak aldığı alkışların haklı olduğunu pekâlâ söyleyebiliriz.

 

Tarihsel Doku

Akdeniz, Mezopotamya bölgesi ve Nil vadisine komşu yapısıyla ilk medeniyet izlerinin yakınında yer alır. Bu yapının içinde yer alan Mısır, Akdeniz’in ilk unsurlarındandır. Bundan beş bin yıl öncesine dayanan tarihiyle bu sularda varlığını hissettiren ilk uygarlık teşekküllerindendir. Ayrıca bugün Ege havzasında yer alan Girit adası da zamanın Akdeniz varlığındaki stratejik konumundan ötürü üstün bir uygarlık modeline erişmiştir. Daha sonraki yapılanmalar hep bu Akdenizlilik kimliğinin birer parçası olarak sağlayıcıları ya da uygulayıcıları olmuşlar; yeni eklemeler ya da çıkarımlarla bu oluşumu şekillendirme uğraşına girişmişlerdir.

Eski Grek kültürü de bunlardan biri belki de en gelişkin örneklerindendi. M.Ö. 9–8 yy.a dayanan bu kültürün halkaları Akdeniz vasıtasıyla dünyanın büyük bir kısmına ulaşmış ve bu bardaktan taşan sular da zaman içinde Venedik, Roma ve Bizans damlalarını Akdeniz’e düşürmüştür. Uzun dönem aralarında sarsıntılar yaşayan Venedik ve Roma’nın mücadelesi, Roma’nın baskın iktidarına zaman içinde evirilmiş ve Akdeniz bu dönemden sonra Roma’nın bir iç denizi olarak anılmıştır. Romalılar ona “Mare Nostrum” (Bizim Deniz) diyerek sahip oldukları egemenliğin sözcülüğünü yapmışlar ve bu hâkimiyetin diğer bir simgesi olarak da Roma Barışı (Pax Romana)’nın koruyuculuğuna soyunmuşlardır.

Ama Akdeniz’in zamanı bile yıpratan döngüsü, Roma’nın da sonuna şahit olmuş; batının doğunun zenginliklerini elde etme hırsını Haçlılarda, iktidarı ele geçirmek isteyen soyların çatışmasını Bizans’ta ve Osmanlı’nın Akdeniz’in yeni merkezine sahip olma gücünü de Fatih’te görmüş ve Akdeniz Avrupa’sını içinde bulunduğu Ortaçağ feodalitesinden alıkoyarak onu imparatorlukların kucağına sürüklemiştir. Daha sonra ortaya çıkacak olan özgürlük, eşitlik ve adalet rüzgârları ise Akdeniz’i bir uçtan bir uca dolaşacak ve bu yeni iktidar sürecini bütün kıyılara taşıyacaktır.

 

Dilsel Yoğunluk

Akdeniz üç kıtayı birden içeren doğal kültür yapısıyla dünya dil ailesi ve edebiyat varlığının en yetkin örneklerini sunar bizlere. Modern çağa komşu eski zaman dilimlerinde ortaya konan ürünlerin de tabi bir akrabalıkları vardır Akdeniz’le. Yenidünyanın keşfine kadar uzanan zaman kapsamında ekonomik olduğu kadar dilsel çağrışımlar da taşınmıştır diğer topluluklara.
 

  Yine Akdeniz’in kültür kalıplarından biri olan Mezopotamya’da ortaya çıkan semavi dinlerin varlığı ve bunların içerdiği mesajla birlikte dilsel boyutlarına ulaşan yaygın tavırları bu halkanın içinden çıkanlardır. Ayrıca Eski Yunan toplumları ve daha sonra gelen takipçilerinin Akdeniz aksanına kattıkları vurgu ve tonlamalar da bu mozaiğin farklı yapı taşları olarak aynı karenin içinde yer alırlar.

Akdeniz’in çok kültürlü yapısı içinde ortaya çıkan yazınsal örneklerin ilk sıralarında hiç şüphesiz kutsal öğretileri kapsayan ciltler yer alır. Ortaya çıktıkları zamandan itibaren etki alanları sürekli yenilenen Kuran, İncil ve Tevrat gibi ilahi mesajlar ihtiva ettikleriyle çağlar boyunca insanları etkilemişlerdir.

Daha sonra gelen örnekler olarak da ulusların kendi hikâyelerini dillendirdikleri güçlü yankıları sayabiliriz. Bunlardan Eski Yunan’ın kapılarını bizlere açan İlyada ve Odysseia; Beatrice’ini cennet, cehennem ve arafta arayan Dante’nin İtalya’ya armağan ettiği İlahi Komedya ve bir var oluş mücadelesini yel değirmenlerine doğrulttuğu mızrağıyla bütün İspanya’ya gösteren Don Kişot Akdeniz alfabesinin ilk harflerindendir.

Edebiyat ve felsefenin uyumu da bu alfabenin genişlemesine olağanüstü katkılarda bulunmuştur. Akdeniz’in doğusu ve batısında üretilen eserler yapılan çevirilerle farklı kültürlerde farklı yorumlar edinmiş; dilin ve bilginin varlığı kıyıları kuşatmıştır. Arap şiirinin İspanya’daki konumu, İbn-i Sina’nın Avicenna’ya dönüşümü, Eski Mısır Matematiğinin Euclides’e, Eski Yunan felsefesinin İbn-i Rüşd’e ilhamı batı biliminin doğunun ilmiyle kesiştiği kırılma noktaları olmuştur. Bu zenginliğin bir koruyucusu olarak Akdeniz, ardında daha nice örnekler bırakarak bu kültürel birliğin yansımalarını günümüze taşımıştır.

Sonuç olarak Akdeniz bir birliğin adıdır. Zamanın ve mekânın içine sığdırabildiklerinden haberdardır Akdeniz. Savaşların ve buna neden olan ihtirasların en ilkel örnekleriyle insanlar burada karşılaşabilirler; aşkın ve aklın en yetkin olanlarıyla da. Derinlikleri, sırları, sıradanlıkları, hüznü ve muştularıyla yaşamış ve yaşanmış bir denizdir; doğası, tarihi ve imkânlarıyla da mekânın gediklisi. Akdeniz’in bu dallı budaklı yapısı, birbirine temas eden şeffaf sınırları onu bütüncül bir yoruma her zaman daha elverişli kılıyor. Bize düşense bu sesler ve görüntüler ırmağını buraya sağ salim ulaştırabilmek ve elimizdeki bir damla suyu bu deryaya kayıpsız salıvermek olacaktır.

 

KAYNAKLAR:

Burke, Peter, Bilginin Toplumsal Tarihi, (Çev. Mete Tunçay), Tarih Yurt Vakfı Yayınları, İstanbul, 2004.

Kılıçbay, Mehmet Ali, “Bir Akdeniz Ütopyası: Akdeniz Birleşik Devletleri”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 34, Ankara, Kasım, 2005.

Özer, Adnan, “Akdeniz’de Edebiyat, Edebiyatta Akdeniz”, Kitap Zamanı, Sayı: 22, İstanbul, Kasım, 2007.

Öztürk, Özlem Hemiş, “Akdeniz’de Kültürel Belleğin Fragmanları ve Kültürel Belleğin Taşıyıcıları: Çocuklar, Deliler, Entelektüeller”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 34, Ankara, Kasım, 2005.

Tümertekin, Prof. Dr. Erol; Özgüç, Prof. Dr. Nazmiye, Beşeri Coğrafya: İnsan, Kültür, Mekân, Çantay Kitabevi, İstanbul, 2002.

Yapıcı, Merve İrem, “Bir Akdeniz Tarihçisi: ‘Fernand Braudel’”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 34, Ankara, Kasım, 2005.

    Telve, Mayıs 2008, Sayı: 4


« Ö n c e k i & S o n r a k i »