A L P E R S A R I

16/10/2008 - Geçen Güne Mektuplar / Eylül Postası

 


1 Eylül Zarfı


Kitap Zamanı, ilginç bir konuyu taşımış kapağına. Benim de ilk kez duyduğum ve “yazmayı bırakan, yazarlık hayatının zirvesindeyken susmayı tercih eden” yazarların tutulduğu bir hastalığı; yani ‘Bartleby Sendromu’nu… Ve bir sürü örnekle de yazarların haleti ruhiyelerini masaya yatırmış. Çok ilgi çekici ve takip edilesi bir dosya ortaya çıkmış bu kapsamda.

Bu sayının benim için ilgi çekici bir diğer yanı da Yavuz ve Yusuf’un birer yazıyla bu bütünlüğe pay sağlamaları. İkisi de samimi bir dil ve hünerli bir söyleyişle okurların dikkatlerine yaslıyorlar sözcüklerini.

Beşir Ayvazoğlu’nun yeni kitabı ‘Alatav’dan Şardağı’na’yı seçmiş kendine Yavuz. Ve bir Yahya Kemal hissiyatı göze çarpıyor yazının başlığında: “Kendi gökkubemizde gezmek”. Ayvazoğlu’nun dokuz ülkeye gerçekleştirdiği seyahatlerinin sürükleyici anlatımına değiniyor Yavuz ve hepsi birer Osmanlı mirası olan bu topraklarda; bizden de izler taşıyan bu vadilerde özlem dolu gezintilere çıkıyoruz birlikte. Mısır, Yugoslavya, Kazakistan, Bosna-Hersek, Tataristan, Suriye, Kosova, Özbekistan ve Türkmenistan yitik bir kolyenin taşları gibi duruyorlar geçmişin gerdanlığında. Bu coğrafyanın yetiştirdiklerine de Buhari’den Uluğ Bey’e uzanan bir çizgide yer veren kitapta; son olarak Yavuz, ataların ayak seslerine kulak kabartıyor: “Ecdadın sesi duyulur mu?”.

Yusuf daha farklı bir pencere açmış kendine: “Farklı bir siyer: Sevmeyen anlayamaz” diyor. Yaşayan yüz entelektüelden biri kabul edilen Tarık Ramazan’ın son kitabı ‘Peygamber’in İzinde’sini incelemiş. Kitaptan çıkardığı alıntılarla çok çarpıcı sonuçlara ulaştırıyor bizleri. Kitabın ana çerçevesini, Hz. Peygamber’in hayatından herkese düşen bir pay vardır olarak çiziyor. Bu kitabın sadece Müslümanlara değil diğer bütün kesimlere de bir mesaj verme gayretiyle yazıldığını da bu satırlardan öğrenebiliyoruz. Ve kitabın tamamına İslamiyet yörüngeli bir sevgi dilinin hâkim olduğunu da.

 

 

3 Eylül Zarfı

 

Akşam yine her zamanki gibi hiçbir şeyden habersiz bekliyorum. İftar saatini; az sonra olacaklardan habersiz bekliyorum. Gün boyu benle birlikte olan susuzluğum da bekliyor. İki haftadır beklediğim haber değil bu. Bir aydır üzerinde durduğum mevzuu bu değil. Sonra bir bardak su koşup geliyor yanıma, ardından biri daha. Hala bekliyorum. İki bardak çayla süslüyorum demlenmemiş yazgımı; bir bekleyiş hala bir yerlerde susuyor. Bir telefon mesajı düşüyor uzaklardan ortamın yakınlarına. “İstanbul’a yolun düşer mi bu yakınlarda?” diyor. Hemen o sesin sahibine soruyorum bu sualin anlamını. “İş” diyor. Şaşkınlığıma yenik düşüyor kalbimin durağanlığı. Ne iken ne diyorum. Ardından kısa yaşamımın küçük bir özetini çıkarıyorum. Gerekliymiş. Artık her iş yaşamına tumturaklı bir özgeçmiş (CV) ile giriş yapılabiliyormuş. Peki, diyorum. Kadere ve hayatın sürprizlerine de…

 

 

5 Eylül Zarfı

 

Bu sabah, diğer günler yaptığım erken kalkmak eylemini yapmayıp saati biraz geciktirdiğim için mutlu uyandım. Çünkü günlerdir erken saatlerde gidip kasasının başına oturduğum bir işim yoktu artık. Onun yerine bugün sorulacak birkaç sualin peşine düşmek vardı. Bunun için önce okula uğramalıydım. Geçen sene görev yaptığım okula tekrar alınıp alınmayacağımı soracaktım. Kimle konuşsam bana hep aynı yüksek ihtimali dillendirdiler: % 99,9. Ama kimsenin ağzından bir kesinlik peyda olmuyordu. Hemen oracıkta ilçe milli eğitime telefon açtık. Hali pür melalimiz budur; el cevap dedik. Onlar da şu an netleşen bir durum yok; olunca biz kendisini haberdar edeceğiz, dediler. Bunun üzerine ben de o yüzdelik paydan aldığım cesaretle Pazartesi okula gelirim olmuş gibi diye aklımdan geçiriyordum. Ve sonra bir telefon, niyetli halimin verdiği rehaveti böldü: “Alper Bey, acilen gelin de sigorta girişinizi yapalım; Pazartesi de başlarsınız.”. Apar topar bir hazırlanma ve kat edilen kilometrelerin ardından hedefe ulaştık. Yarım saatlik bir bekleme süresinden sonra da göreve hazır hale gelmiş olduk. İstanbul’un bir masal perdesinden yansıyan aksini seyrederken sonra, Kemer’in tozlu kaldırımlarını arşınlar buluyordum kendimi. Belki de böylesi daha hayırlıdır; kim bilebilir? Hem daha yapılmamış bir askerlik ve kazanılmamış bir KPSS var. Daha da önemlisi verilmiş bir söz var bu topraklara. Sözünde durmak, yerinde durmak değil hem. İleride daha çok söylemek için susmak şimdi…

 

 

6 Eylül Zarfı

 

Bir gün öncesinden sözleştiğimiz gibi ablamla erken kalkıp Antalya’ya gidecektik. Ve geçen seneki hazin dolu tecrübemizden de hareketle bugün itibariyle oruç tutmayalım dedik. Yine gün içinde yaşadıklarımız bize, verdiğimiz kararın isabetini hatırlatırcasına bir hayli sıkıntı vericiydi. Okulların açılması arifesinde yeni eğitim-öğretim yılı alışverişimizi yapalım istemiştik. Akdeniz’in eskiye nazaran hafiflemiş olsa da yine de etkisini yüksek tutan sıcağının altında bir sürü mağazaya girip çıktık. Furkan’a okul malzemeleri, bana da giyim eşyaları aldık uzun gezintilerimiz ertesinde. İçimizi en çok acıtansa, sabah uğradığımız ve oradaki yetkililerin de tavsiyelerine uyarak dönüşte vermemizin uygun olacağı kanı, üstün yorgunluk emarelerimizden ötürü Kızılay’a bağışlayamamak olmuştu. Oysa oruç tutmayışımızın hem bize hem de ihtiyacı olan diğer insanlara böylesi bir yararı dokunsun istemiştik. Olmadı; ama Ramazan ayından sonra yapacağımız ilk eylemlerden birini de böylelikle belirlemiş olduk.

 

 

8 Eylül Zarfı

 

Ziller çalıyor… Erken kalkmak var. Ütülü pantolon, ütülü gömlek giymek; uzun yollar arşınlamak var sabah güneşi üzerine yansırken insanın. Yeni aldığım ayakkabı vuruyor ayağımı. Daha ilk günden ıstırabın zilleri çalıyor… Veliler de en az öğrenciler kadar heyecanlı, bahçede bekleşiyorlar. Merhabalar hocam, günaydınlar; geliyor sağdan soldan. Sizlere de günaydın; nasılsınız? Ziller çalıyor… Bayrak töreni, öğrenci andı; ardından İlköğretim Haftası etkinleri. İlk gün olması hasebiyle epey bir geç giriyoruz sınıflara. Öğrencilerde olduğu gibi öğretmenler arasında da yeni yüzler var. Öğretmenler arasında olduğu gibi öğrencilerden de gidenler. Kitaplarını dağıtıyoruz öğrencilerin. Dikkatimi İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük dersi kitabının da artık yeni müfredat dâhilinde değiştirilmesi çekiyor kendi branşımla alakalı. Bugün ders yok. Tanışma ve tartışma var; alışma ve alıştırma. Sonra yeniden çalıyor ziller. Dönüşe uydurulan adımlarla ve ayakkabın çileli başkaldırışına da ince sesler çoğaltarak içimde, dönüyorum beni bekleyen o büyük yalnızlığıma.

 

 

10 Eylül Zarfı

 

Artık her gün okuldayız; malum… “Öğretmenim, öğretmenim!” olmak kolay değil. Sabahın kör bir vaktinde, belli bir yolun yorgunluğuna soyunmak bunun için. Bunun için, bir sesi bir şekle uydurmak… Seviyorum içimdekini; içimdeki sesi, içimdeki sessizliği... Gönlüm bir pencere; açıyorum onu. Açıyorum her gün öğrenmenin ve öğretmenin perdesini.

 

Bir yazı vardı; son zamanlarda mesaisine kaldığım. Bugün bitti o da. Birbirine zıt kabul edilebilecek iki kavramı; şiiri ve teknolojiyi içeren ve somut ile soyutun kargaşasıyla da kendini çoğaltan bir yazı. Umarım tutmuştur kıvamı. Ama nedir ki zaten kıvam? Aşkın kalp çanağındaki görüntüsünden başka…

 

 

11 Eylül Zarfı

 

Bir tanıdık sesin peşindeydim akşam. Bir yandan satırlar, bir yandan da şiirin ve müziğin eşsiz birlikteliği farklı yolculuklar armağan ediyor gecenin serinliğinde. Uzaklardan, Trabzon’dan bir radyo frekansı… Serkan Türk, Radyo Film isimli programını sunuyor. İlerleyen dakikalarda tanıdık satırlar dökülüyor dudaklarından. Bir de bakıyorum ki ‘Geçen Güne Mektuplar’dan Temmuz Postası’nı yorumluyor. Şaşkınlık, en geçerli bir şarkı gibi dinlediğim oluyor.

 

 

13 Eylül Zarfı

 

Yeni bir kitaba başladım. Çok önceden kelepir diye aldığım ve içeriğinin ne olduğunu bile merak etmeden raflara emanet bıraktığım bir çeviri roman. Kapalı Kitap, Gilbert Adair’ın Türkçedeki ilk romanı. İlk olması hasebiyle de değerli bir kitap. Onu değerli kılan bir içerik örgüsü de var aynı zamanda; anlatımı sürükleyici yapan kullanışlı bir dili de.

Bir diğer girişimse; bu yeni kitapla bir birlikte bir de yeni yazıya başlamak oldu. Yine adı geçen eseri konu edinen ve bir tanıtım yazısı hüviyetiyle de ortaya çıkması planlanan bir yapboz girişimi. Yaptığımız tam olarak bu işte; ne eksik ve ne fazla. Parçaları birleştirerek bir bütüne ulaşmada gösterilen çaba…

 

 

15 Eylül Zarfı

 

Yazıyı, tüm eksik haliyle birlikte bitirmeyi başardım. Bir kitabın hikâyesini yazmak güç… Özellikle o kitap, içerdikleriyle insanları şaşırtmayı amaç edinmişse bu daha da karmaşık bir hal alıyor kendiliğinden. Kapalı Kitap da tam bu minval üzere yazılmış. Okuyucuya yeni olan tanımların yanı sıra yabancısı da olduğu kavramları da işaretliyor. Kör bir yazarın geçmişiyle yüzleşmesinin, karanlığın ve çaresizliğin onda sebep olduğu deneyimlerin sahici bir dökümünü yapıyor. Sarsıcı, aynı zamanda da parçalı bir okumaya ayak uydurabilen her okurun kapağını açması gereken bir kitap.

Yazı bitti. Şimdi sıra yazının değerlendirilmesinde… Kitabın özüne uygun bir anlatıma sahip olup olmaması noktasında bir incelemeye gereksinimi var. Eksiklerini ya da fazlalıklarını bize yansıtacak olan o aynayı bekliyoruz.

 

 

18 Eylül Zarfı

 

Dünden kalma bir rahatsızlık düğümü sıktı benliğimi gün boyu. Oldukça yoğun geçen ve ıstırabın tellerine de dokunan acı bir türküyle geçtim günün içinden. Akşamın da misafirleri vardı kendi içinden çıkarttığı. Açtık geçmişin perdelerini; bir rüyaymış, kapattık.

 

 

19 Eylül Zarfı

 

Yine aynı hastalık yükü omuzlarımızda baktık dünyanın insan adlı penceresinden. Sezdik acizliğin insan ismiyle var olduğunu bu dünyada ve acının parçalı ruhunun temsil ettiği varlık bayrağını çektik bir kez daha gönderimize.

Aynı zamanda bir seçim günüydü de bugün. Onun da getirdiği büyük bir yorgunluk puanı vardı hanemizde. Okulun öğrenciden bir temsilcisi olsun diye gün boyu verilen bir uğraş vardı. Başkan adaylarını sınıf sınıf gezdirerek seçmenleriyle buluşturduk önce. Onlar da geleceğe yönelik vaatlerini sıraladılar seçim öncesi. Öğleden sonraki saatlerde de seçime geçildi. Oldukça sancılı bir süreç yaşadık seçim kurulu olarak. Sabahtan hazırladığımız oy pusulalarına basılan mühürlerle gerçekleştirilen bu süreç oldukça demokratik bir ortam oluşturdu okulda. Her oy kullananın attığı imza ve parmaklarına damlatılan mürekkeplerle de güvenirlik elden bırakılmadı. Ve her adayın kendisinin seçtiği bir gözlemcinin de hazır bulunduğu bir ortamda oyların sayılması gerçekten de anlamlı kılmaya yetiyordu bu demokratik hadiseyi. Yaşattığı tüm sıkıntıya rağmen bütün o taze yaşamları demokrasi denen çoğulculuğun ‘d’siyle ucundan kıyısından tanıştırabildiğimiz için mutlu olmalıydık; olduk da.

 

 

23 Eylül Zarfı

 

Bugün ‘Okulumuz Okuyor’ kampanyası dâhilinde birinci dersimizin ilk yirmi dakikalık bölümünü kitap okumaya ayırdık. Öğrenciler ve öğretmenler kitapların sayfaları arasında gezindiler. Farklı ve gerekli bir deneyim. Öğrenciler yavaş yavaş bu sessizliğe alışacaklar ve zaman içinde bu düş gücü onları da içine alacak.

Günün sürpriz görüntüsünü müfettiş beyler varlıklarıyla bizlere sağladılar. Geniş bir şaşkınlık hali ve ardından gelen hızlı bir telaş konumu tüm okul toplamında, iki üç saatlik bir süre zarfında etkisini devam ettirdi. Derslere giriş, okulu geziş, sorular soruş; bu zaman dilimini gerçek kılmaya yetti. Ardından yine hayatın dingin seyrine dönüş…

Ve bir soru. Serkan Türk’ten: “Elleri kirlenir mi insanın her ayrılıktan sonra?”

 

 

25 Eylül Zarfı

 

Kafka yazısında ilerlemeler sağlıyorum. Onun özgün üslubu üzerinden şekillenen bir çoğaltım alanı bu. Az kaldı. Çok önceleri bitmesi gerekirken araya giren başka işler nedeniyle sürekli geriye bırakılan bir sohbet metni. Konuşmaya ve yazıya devam…

 

 

27 Eylül Zarfı

 

İnsan böyledir işte. Kendi ölümünü yazamadığı gibi kendi doğumunu da yazamaz. Rivayetlerden hareket eder o günlere dair konuşmalarda. Ben; filan gün, falanca yerde, sabaha karşı köhne bir evde doğmuşum der mesela. Ama onun şahit olmadığı yalnızca işittiği bir hadisedir bu. Bir Cuma günü doğmuşum da diyebilir; nasıl olsa böyle söylenmiştir ona. Bende herkes gibi bu kurala uymuşlardanım. Ve 27 Eylül dendi mi hep bu kuralı hatırlarım. Bir de Sezai Karakoç’un şu dizelerini: Sen bana yeni yılsın her dakika. Her dakika bir yaşıma daha giriyorum.”

 

 

28 Eylül Zarfı

 

Bayram öncesi bir Antalya turu daha… Kalabalık mekânlardan içimizdeki o büyük yalnızlıkla geçtik. Her yüzde bir tenhalık, her seste bir dağınıklık; yorgun zamanları biçtik o sessiz adımlarımızla. Ne yaptık, nereye gittiysek; sonunda günü tükettik. Sadece iki parça koparabildim günden geriye. Biri Haydar Ergülen’in toplu şiirlerinin ilki olan ‘Nar’; diğeri de İbrahim Tenekeci’nin ‘Ağır Misafir’i. İkisi de bende bir ilk konaklamadırlar.

 

 

30 Eylül Zarfı

 

Bayramın adını gezdiriyorum dilimde. Geceden geçilen bir yol ve sabahında varılan bir köy var. O köy bizim köyümüzdür aynı zamanda. Orada öpülecek eller var. Tadılacak bayram şekerleri… Bayramın en güzel bir çocuk kalbinde yaşandığını düşünüyorum; ellerinde poşet dolusu şekerlerle eve dönen çocukları gördüğümde. Gelen misafirleri ve ardından hep birlikte çıkılan eş dost ziyaretlerini de anmalıyım burada; yapılan geniş zaman sohbetlerini de. Bayramın kalabalık ruhu ve insanın içindeki yalnızlıktan ise hiç bahsetmiyorum.

Bağlantı

17/9/2008 - Akdeniz’in Belleği: Sırlar ve Sınırlar


     Deniz bir memleket gibidir, içindeki sesleri renklerle harmanlayan. Uzun ve pürüzsüz bir hafızaya sahiptir. Geçmişten aldığını bir emanetçi gibi gelir ve bırakır zamanın kıyılarına. Parlak anılar da vardır bu sepetin içinde, gözyaşı ve haksızlıklar da. Ne yaşamışsa insanoğlu ömür diye bu dünyada ondan bir payı vardır denizin.
 

Kahkahalar dalgalara daha yakınken ses olarak, yakamozlar hüznün rengine bağımlıdırlar. Gece de olsa gündüz de olsa sesine ve rengine denk suskunluklar ve taşkınlıklar barındırır. Duyurmak için seslerini ötelerin bu kıyılara ve çalmak için boyasını uzak ülkelerin mavi bir tekerlek sürekli döner durur. Bu çalkantıyla tarihin yolları kimi yerde kesişir; rüzgârın ters estiği kimi yerde de düğümlenir ve kıyıya vuran meçhul bir sandık gibi onu açacak hevesli elleri beklemeye koyulur.

Akdeniz de bu sandığın içindeki gizemli tarih gibi çok boyutlu bir haritaya ad olmuştur. Geniş coğrafyasının, kapsamlı insan figürlerinin, meydana çıkardığı ortak kültür mirasının ve dalgalara öykünerek nesillerin çağlar boyu sürdürdüğü savruluşun toplu bir hikâyesini barındırır kendi içinde.

Diğer tüm denizlerden aşkın bir silueti vardır onun. Sair mavilikler tarihin kapısını aralamaya çalışırken, Akdeniz odanın ortasında yer alır. Geçmişten geleceğe, doğudan batıya, bilimden şiire, buğdaydan üzüme bir geçişin iletkenliğini yapar. İlk yapıların temellerini bu sular kuşatır. Devlete dair ilk notları kaleme alan, sanatın ve mimarinin farklı tutumlarını örnekleyen ilk şekillere kalıcılık veren ve kalem ile kılıcın yeryüzündeki erken konumunu parmaklarıyla sıkıca kavrayan bir temas kabiliyeti varsa oda kuşkusuz Akdeniz’indir.

Bu ıslak mekânın tarihle münasebeti yoğun bir ilişkiler ağını günümüze taşıyor. Aristo’nun mantığı, Zeus’un çapkınlığı, korsanların arzusu, kâşiflerin tutkusu, Endülüs’ün refahı, Roma’nın inkılâbı; hepsi bu sulara bıraktılar sandallarını. Hepsi birer ada oldular zamanın içinde. Küçük adlarla anıldı büyüğün parçaları; Biri Ege oldu, biri Adriyatik ve Marmara. Cebelitarık bir komutanın ismini karşılıyordu ama o komutanı oralara getiren sebep neydi? Akdeniz’in sırları vardı dalgalarına kattığı. Bunları parçalı yapısında, körfez ve limanlarında mı aramalıydı? Herkes bu cevapları bulmak için yapmıyor muydu yolculuklarını bu coğrafyada? Tüccarlar, macera tutkunları, hazine avcıları, dindarlar, özgürlüğü arayanlar; hepsinin kendilerine has nedenleri vardı ve amaçlarına ulaşmak için en büyük çekiciliği burada bulmuşlardı.

Bu mekân aynı zamanda tek tanrılı dinlerin ve ilahi mesajlarının ortaya çıkıp dünyaya yayıldıkları yerdi. Hz. Musa’nın asası ve Nil, Hz. İsa’nın çarmıhı ve dikenli tacı, Hz. Muhammed’in hicreti ve feryadı; hep bu ortama yayılan uzun soluklu yankılar ve çile taşlarıydı. Yine Hz. Âdem’in gurbeti, Hz. Nuh’un gemisi, Hz. Eyyub’un gözyaşları, Hz. Yusuf’un gömleği, Hz. İbrahim’in kurbanlığı bu sırlı aynadan yansıyanlar oldu.
 

Bu tuzlu coğrafyanın kavruk tenli insanları burayı bir köprü gibi kullandılar yüzyıllar boyu. Batı, doğunun yorganını çekti üzerine; kuzey, sıcak denizlere inme rüyaları gördü. İpek yolu baharat ve kumaştan ayrı kültürleri de taşıdı bu sulardan geçerken. Kültürler kalemlerinin tükendiği yerde kılıçlarına sarıldılar. Büyük savaşlar, belki kârlı antlaşmalar yapıldı bu kıyılarda ve yazıyı bulanla parayı bulan aynı suya dokundular kalem ve sikke tutan elleriyle. Piramitlere taş taşıyan kölelerle Artemis’in tapınağına sütunlarını yerleştiren esirler aynı güneşin altında sildiler terlerini.
 

Bir yanda site devletleri bir yanda derebeylikler, bir yanda dinsel iktidar öbür yanda laikler; bu halkanın içinde kurdular ilk düzenlerini. Her zaman yeni fikir ve eylemlerin uygulayıcıları oldular bu suyun insanları. Yeni şeyler bulmak ve var olanı tanıtmak için şehir şehir dolaştılar. Venedikli İstanbul’a yabancı değildi, İstanbullu Atina’ya; Atinalı Kıbrıs’ı iyi bilirdi, Kıbrıs halkı Marsilya’yı. Eğer bilginin bir açlığı varsa bu İskenderiye’de giderilebilirdi. Hepsinin kendilerine has yıldızları vardı gecelerini aydınlatan, hoş kokulu çiçeklerini burunlarına götüren farklı hanım elleri. Hepsinin öyküsü ayrıydı; ama aynı masalın içinden çıkmışlardı bin bir gecede.

 

Mekânsal Algı

Bir mekânın tarifini yaparken bunu salt bir gerçeklikle ortaya koyabilmemiz pek mümkün değildir. Çünkü zaman içinde yaşanılanlar coğrafyanın sınırlarına da etki eder ve onu ilk halinden oldukça uzaklara taşır. Hele ki bu bir denizin kapsamına sürüklüyorsa bizleri suyun hareketli tavrından pay çıkarabiliriz kendimize. Bu esnek yapılanma tarihin seyri içinde genellenebilirken onu farklı kılan süsleri sergilemek de bize düşüyor.
 

Akdeniz her şeyden önce bir güney kimliğiyle doğmuştur. Onu güneşe bu denli yaklaştıran bir tasnif elbette ki es geçilemez. Ama onun soyağacı yalnızca suyu içermez, kara akrabalıklarını da sever. Uygarlıkların karadaki merkezleriyle teması vardır Akdeniz’in. Zaten Mediterraneus, Latincede “karalarla çevrili alan” anlamına gelir. Bereketli Hilal’i, Afrika’nın çöllerini, kuzeyin buzlarını ve Roma’nın karasallığını hep içine alır. Sadece Akdeniz mavisinin dokunduğu kıyıları bu halkanın içine katmak bizi ulaşılır sonuçlara götürmez. Bu kıyılarla birlikte bir yapbozun birbirine geçmiş parçaları gibi ova ve dağları, buzul ve çölleri de hesaba katmamız gerekir ki; Akdeniz tüm heybetiyle gösterebilsin benliğini.
 

Donanma ve ticaret filolarının olmazsa olmazları liman ve tersaneleri, tarım ve madenciliğin gereksinimleri olan verimli toprakları, kültür ve sanatın çekim gücünü oluşturan devasa şehirleriyle Akdeniz bir birliğin ortasında yer alır. Asya, Avrupa ve Afrika üçgeninin tam ortasında kendine biçilen rolün muhteşem bir uygulayıcısı olarak tarih sahnesinin ilk ve en yetenekli oyuncularındandır. O kadar ki sergilediği oyunlar çok ses getirmiş, geniş kalabalıklar tarafından çağlar boyu alkışlanmıştır. Sürçmeleri ve unutkanlıklarını saymazsak aldığı alkışların haklı olduğunu pekâlâ söyleyebiliriz.

 

Tarihsel Doku

Akdeniz, Mezopotamya bölgesi ve Nil vadisine komşu yapısıyla ilk medeniyet izlerinin yakınında yer alır. Bu yapının içinde yer alan Mısır, Akdeniz’in ilk unsurlarındandır. Bundan beş bin yıl öncesine dayanan tarihiyle bu sularda varlığını hissettiren ilk uygarlık teşekküllerindendir. Ayrıca bugün Ege havzasında yer alan Girit adası da zamanın Akdeniz varlığındaki stratejik konumundan ötürü üstün bir uygarlık modeline erişmiştir. Daha sonraki yapılanmalar hep bu Akdenizlilik kimliğinin birer parçası olarak sağlayıcıları ya da uygulayıcıları olmuşlar; yeni eklemeler ya da çıkarımlarla bu oluşumu şekillendirme uğraşına girişmişlerdir.

Eski Grek kültürü de bunlardan biri belki de en gelişkin örneklerindendi. M.Ö. 9–8 yy.a dayanan bu kültürün halkaları Akdeniz vasıtasıyla dünyanın büyük bir kısmına ulaşmış ve bu bardaktan taşan sular da zaman içinde Venedik, Roma ve Bizans damlalarını Akdeniz’e düşürmüştür. Uzun dönem aralarında sarsıntılar yaşayan Venedik ve Roma’nın mücadelesi, Roma’nın baskın iktidarına zaman içinde evirilmiş ve Akdeniz bu dönemden sonra Roma’nın bir iç denizi olarak anılmıştır. Romalılar ona “Mare Nostrum” (Bizim Deniz) diyerek sahip oldukları egemenliğin sözcülüğünü yapmışlar ve bu hâkimiyetin diğer bir simgesi olarak da Roma Barışı (Pax Romana)’nın koruyuculuğuna soyunmuşlardır.

Ama Akdeniz’in zamanı bile yıpratan döngüsü, Roma’nın da sonuna şahit olmuş; batının doğunun zenginliklerini elde etme hırsını Haçlılarda, iktidarı ele geçirmek isteyen soyların çatışmasını Bizans’ta ve Osmanlı’nın Akdeniz’in yeni merkezine sahip olma gücünü de Fatih’te görmüş ve Akdeniz Avrupa’sını içinde bulunduğu Ortaçağ feodalitesinden alıkoyarak onu imparatorlukların kucağına sürüklemiştir. Daha sonra ortaya çıkacak olan özgürlük, eşitlik ve adalet rüzgârları ise Akdeniz’i bir uçtan bir uca dolaşacak ve bu yeni iktidar sürecini bütün kıyılara taşıyacaktır.

 

Dilsel Yoğunluk

Akdeniz üç kıtayı birden içeren doğal kültür yapısıyla dünya dil ailesi ve edebiyat varlığının en yetkin örneklerini sunar bizlere. Modern çağa komşu eski zaman dilimlerinde ortaya konan ürünlerin de tabi bir akrabalıkları vardır Akdeniz’le. Yenidünyanın keşfine kadar uzanan zaman kapsamında ekonomik olduğu kadar dilsel çağrışımlar da taşınmıştır diğer topluluklara.
 

  Yine Akdeniz’in kültür kalıplarından biri olan Mezopotamya’da ortaya çıkan semavi dinlerin varlığı ve bunların içerdiği mesajla birlikte dilsel boyutlarına ulaşan yaygın tavırları bu halkanın içinden çıkanlardır. Ayrıca Eski Yunan toplumları ve daha sonra gelen takipçilerinin Akdeniz aksanına kattıkları vurgu ve tonlamalar da bu mozaiğin farklı yapı taşları olarak aynı karenin içinde yer alırlar.

Akdeniz’in çok kültürlü yapısı içinde ortaya çıkan yazınsal örneklerin ilk sıralarında hiç şüphesiz kutsal öğretileri kapsayan ciltler yer alır. Ortaya çıktıkları zamandan itibaren etki alanları sürekli yenilenen Kuran, İncil ve Tevrat gibi ilahi mesajlar ihtiva ettikleriyle çağlar boyunca insanları etkilemişlerdir.

Daha sonra gelen örnekler olarak da ulusların kendi hikâyelerini dillendirdikleri güçlü yankıları sayabiliriz. Bunlardan Eski Yunan’ın kapılarını bizlere açan İlyada ve Odysseia; Beatrice’ini cennet, cehennem ve arafta arayan Dante’nin İtalya’ya armağan ettiği İlahi Komedya ve bir var oluş mücadelesini yel değirmenlerine doğrulttuğu mızrağıyla bütün İspanya’ya gösteren Don Kişot Akdeniz alfabesinin ilk harflerindendir.

Edebiyat ve felsefenin uyumu da bu alfabenin genişlemesine olağanüstü katkılarda bulunmuştur. Akdeniz’in doğusu ve batısında üretilen eserler yapılan çevirilerle farklı kültürlerde farklı yorumlar edinmiş; dilin ve bilginin varlığı kıyıları kuşatmıştır. Arap şiirinin İspanya’daki konumu, İbn-i Sina’nın Avicenna’ya dönüşümü, Eski Mısır Matematiğinin Euclides’e, Eski Yunan felsefesinin İbn-i Rüşd’e ilhamı batı biliminin doğunun ilmiyle kesiştiği kırılma noktaları olmuştur. Bu zenginliğin bir koruyucusu olarak Akdeniz, ardında daha nice örnekler bırakarak bu kültürel birliğin yansımalarını günümüze taşımıştır.

Sonuç olarak Akdeniz bir birliğin adıdır. Zamanın ve mekânın içine sığdırabildiklerinden haberdardır Akdeniz. Savaşların ve buna neden olan ihtirasların en ilkel örnekleriyle insanlar burada karşılaşabilirler; aşkın ve aklın en yetkin olanlarıyla da. Derinlikleri, sırları, sıradanlıkları, hüznü ve muştularıyla yaşamış ve yaşanmış bir denizdir; doğası, tarihi ve imkânlarıyla da mekânın gediklisi. Akdeniz’in bu dallı budaklı yapısı, birbirine temas eden şeffaf sınırları onu bütüncül bir yoruma her zaman daha elverişli kılıyor. Bize düşense bu sesler ve görüntüler ırmağını buraya sağ salim ulaştırabilmek ve elimizdeki bir damla suyu bu deryaya kayıpsız salıvermek olacaktır.

 

KAYNAKLAR:

Burke, Peter, Bilginin Toplumsal Tarihi, (Çev. Mete Tunçay), Tarih Yurt Vakfı Yayınları, İstanbul, 2004.

Kılıçbay, Mehmet Ali, “Bir Akdeniz Ütopyası: Akdeniz Birleşik Devletleri”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 34, Ankara, Kasım, 2005.

Özer, Adnan, “Akdeniz’de Edebiyat, Edebiyatta Akdeniz”, Kitap Zamanı, Sayı: 22, İstanbul, Kasım, 2007.

Öztürk, Özlem Hemiş, “Akdeniz’de Kültürel Belleğin Fragmanları ve Kültürel Belleğin Taşıyıcıları: Çocuklar, Deliler, Entelektüeller”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 34, Ankara, Kasım, 2005.

Tümertekin, Prof. Dr. Erol; Özgüç, Prof. Dr. Nazmiye, Beşeri Coğrafya: İnsan, Kültür, Mekân, Çantay Kitabevi, İstanbul, 2002.

Yapıcı, Merve İrem, “Bir Akdeniz Tarihçisi: ‘Fernand Braudel’”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 34, Ankara, Kasım, 2005.

    Telve, Mayıs 2008, Sayı: 4

Bağlantı

1/9/2008 - Geçen Güne Mektuplar / Ağustos Postası


2 Ağustos Zarfı

 

Kelimelerin bir suçu yok. Eksilmeyen ve eskimeyene ait onlar. Bizse eksiliyoruz ve eskiyoruz her yalnızlık gibi. Hüzne sahip çıksak belki tutacak bizi ilham. Bize yeni kusurlar ekleyecek. Alıp bizi gölgelerimizden, yeni yeni satırlar bağışlayacak; aydınlık sözcükler…

Şiiri bir çekirdek gibi taşımalı insan içinde. Şiiri bir hataymış gibi kendine yakın tutmalı.

Biz kayboldukça bir gün, bir şekilde; şiir açığa çıkacak ve bu anlam elbet kırık bir kalbi onaracaktır.

 

 

3 Ağustos Zarfı

 

Gün ayrılığa döndü yüzünü. Sabahın o alacalı kıvrımları çekti elini eteğini gecenin serinliğinden. Bir şey saklıyor belli. Bir şey geceyle kalbimiz arasına gerilmiş. Ortaya çıktı sonra; büyük bir ‘teşekkür’ yükünü bırakarak omuzlarımda ‘iyi geceler’e saldı beni. Bu gece hüznün bekçisiyiz anlaşılan. Aşk’ı bir ‘gül…’ gibi soldurduk içimizde.

 

 

4 Ağustos Zarfı

 

Hüzün, yine aşkın dalında bir kuş…

 

 

6 Ağustos Zarfı

 

Sabah bir telefon; Özkan: “Baba, Antalya’ya gideceğiz Rıdvan’la; sen de gelsen çok iyi olur. Hem malum Rıdvan yolcu… Son demlerimizi yaşıyoruz, o bakımdan.” Daha önceki davetlerine icabet edememiştim; ama bu kez “Eyvallah”la kapatıyorum telefonu.

Bir lokma Antalya’dayız. Müzeyi bir ziyaret edelim, tarihle bir münasebetimiz olsun diyoruz bu sıcakta; öğrenciye bile bilet parası on lira istiyorlar. Türkiye’deki müzelerin ziyaretçi sıkıntısının sadece bilinç eksikliğinden kaynaklanmadığını da bizzat yerinde görmüş oluyoruz. Hemen orada bir Türk gibi (!) düşünerek buraya vereceğimiz on lirayı daha iyi bir şekilde (?) değerlendirebiliriz diyerek oradan uzaklaşıyoruz. Ne hazin bir son…

Sonra adımlarımızı sinema salonlarından içeri sokuyoruz. İçimizde bir burukluk yaşatarak hala, ‘Mumya: Ejder İmparatoru'nun Mezarı’ isimli filme üç bilet alıyoruz; toplam on dört lira uzatarak. Filmi pek beğenmiyoruz aslında. Tarihselden çok fantastiğe yakın bir kurgusu var filmin. Önceki iki film daha güzeldi sanki. Ama insan seçimlerini her zaman bilinenlerin üzerine kuramadığı için sonuçlarına da katlanmayı öğrenmeli bir şekilde. Açlığımızla vedalaştıktan sonra yolların çağrısına kulak veriyoruz yine.

 

Evde beni bekleyen bir not buluyorum. Beni ve bütün insanlığı… Onur Caymaz, ‘Hiroşima Mon Amour...’ demiş. “6 Ağustos 1945’te ABD, Hiroshima’ya 15 bin tonluk TNT’nin patlayıcı gücüne eşdeğer ve “küçük çocuk” (little boy) adında bir atom bombası attı.” diye söze başlıyor. “Üç gün sonrasında ise “Şişman Adam” (fat man) Nagasaki’ye atıldı.”. Daha sonra bombaların etkilerinden ve “Hibakusha”lardan bahsediyor yazısında. Ve unutmanın dramına eş kılıyor bizleri: “Unutmayalım, unutmak bir tür ölümdür...”

Bir yanda her yıl binlerce öğrencisini bu insanlık trajedisinin kalıntılarıyla tanıştıran; ortaya çıkardığı etkileri o genç dimağlara gelecek adına sunan Japonya ve diğer yanda Çanakkale’yi ve sair tarihi zemini yeni yeni keşfe çıkan Türkiye. Buradan bakılınca ilerlemenin boyutları daha net bir şekilde görülebiliyor. Her millet en zor sınavını tarihle veriyor çünkü. Hatırlatmanın ve kalıcı kılmanın kapıları olan müzeleri halktan esirgeyerek ilerlemeye hizmet ettiğimizi de ne yazık ki bu nedenle söyleyemiyoruz. Bugün bunun üzüntüsünü yaşıyorum.

 

 

7 Ağustos Zarfı

 

“Kadını bir gürültüye sapladılar.

Evler tıkırtıydı, tıkırtıydı, tıkırtı

kahkahamın düşürdüğü çiçekleri bulamadılar

fırtınalı bir geceydi çünkü bulamadılar

bombalar, bö sesleri, savaş alaborası…

Yaşamak bir tıkırtıydı, aldırmadılar.”

 

İsmet Özel

 

***

 

Tagore’u, bizi aşka ve yalnızlığa çağıran dizeleriyle anıyoruz:

 

“Sana evime gel demiyorum,

Benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.”

 

“İyilikse muradın

Kapıya vur.

Aşksa

Zaten açık!”

 

Rabindranath Tagore

 

 

10 Ağustos Zarfı

 

Pazar sabahları televizyon kanallarında hep bir çizgi film şenliği olur. Bu benim o çizgi dünyaya ilgimin yoğun olduğu dönemde de böyleydi; şimdilerde de böyle. Kanal 1’de “Osmosis Jones” isimli yarı animasyon yarı film olan bir türü seyre koyuldum bu sabah. Frank isminde bir babanın dengesiz beslenme yüzünden bir enfeksiyon hastalığına yakalanması ve bu hastalığından vücudunda –ki buraya Frank Şehri diyorlar- Osmosis Jones isimli bir alyuvar polisin üstün mücadelesi sayesinde kurtulması konu ediliyor. Bir insan vücudunun içinde geçen polisiye-aksiyon sahnelerini düşünün. İlginç bir çalışma çıkmış ortaya. İlk kertede çocukken büyük bir hayranlıkla izlediğim; bugün çıksa yine aynı oranda ilgiyle izleyebileceğim –bilenler bilir- Fransız yapımı “Bir Varmış Bir Yokmuş” adlı çizgi film serisine benzettim. Farkı burada bilgilendirmekten çok eğlendirmeyi amaç edinmiş olması. Ama yine de tekniği ve senaryosundaki diyalogların netliği beni bütün filmi izlemem için televizyon başında tutmaya yetti.

Benim asıl bahsetmek istediğim mevzuuysa filmle ilgili; insan vücudunun inceliklerini konu edinen ve bunu çocukların da anlayabileceği bir dile indirgeyen bir yapıt olması. Gerçekten de vücudun içinde var olagelen harikuladelikler insanı bununla ilgili detaylı bir düşünmeye sevk ediyor. Bu bütüncül işleyişin boyutları oldukça geniş. İnsan bunu büyüdükçe daha net bir şekilde algılayabiliyor.

 

 

12 Ağustos Zarfı

 

Ne de güzeldir eski arkadaşların seni ziyarete gelmeleri. Bir sürü derde ortak olmuşluk vardır ya geçmişte, birçok naneyi birlikte yemişlik vardır ya; eski günlerin yâdı çeker işte insanı beriye. Bugün bana kendini tanıtan resim, liselik çağımızdan koydu kendini önüme. Adı: Veysel. Muhabbeti bol günlerdendi o günler. Hayatın kahkahaya boğulduğu, başımızdaki kavak yellerinin de dinmediği zamanlardı. Gençtik işte…

Veysel’le oturduk ve kaseti başa sardık yavaş yavaş. Gerçekten de bir yaşanmışlığa ad olmuşuz dedik. Eski arkadaşlardan, durumlarımızdan ve uzun uzun da “Bocce”den bahsettik. Meğer bizimki görüşmediğimiz süre zarfında sporcu olmuş da haberimiz yok. Bocce, Türkiye’ye yeni transfer olmuş spor dallarındanmış. Federasyonu bile yeni kurulmuş daha. İşte bizim Veysel de, bu spor olayında milli formaya bile yaklaşmış; duyduğumda inanamadım. Sen kalk taksi şoförlüğü yaparken bir yandan da lisanslı sporcu ol. Zaten belliydi onun lisedeyken böyle bir halt yiyeceği. İyi top oynardı kerata!

Ve sonra yine ayrılık ve sonra yine veda. Anılara ve giden yıllara…

 

Askısından bir gün daha indirdik zamanın; eskittik hayat denen gömleğimizi biraz daha.

 

***

 

Kaybederken kazanmayı şiirden öğrendim

Öyle bir harp meydanına döndü ki ömrüm

Mağlup bir şah iken gâlip bir nefer-i merkûm

Yürüyorum sılaya, uyağımda ölüm.

 

Can Yücel

 

 

13 Ağustos Zarfı

 

Bir taşla üç kuş vurayım istedim ve erkene aldım mesaisini gündüzün. Dergileri Erzurum’a göndermek için kargoya; sitenin yıllık barınma ücretini yatırmak için bankaya ve ücretli öğretmenliğe yeniden başvurmak için de Milli Eğitim’e gittim. Hepsini kısa sürede halletmiştim. Ama tabi yollar ve Akdeniz’in kavurucu sıcakları birlikte çok tuzaklar kurdular bana. Neyse ki Kemer bir ilçeydi ve küçük bir yerdi. Alışmıştım artık oyunlarına.

 

 

15 Ağustos Zarfı

 

Hayatta aradığı lezzeti bulamayıp da ölümün pastasındaki payına koşana:

 

Oyuncak dünya… Oyuncak dünya!

Bu oyun çok kolay sen de oyna.

Kır ve dök, yap ve boz; yeniden başla.

Hepimiz çocuklarız aslında.

 

Kimisi askercilik oynar.

Kimisi hırsız polis oynar.

Kimisi evcilik oyunu oynar.

Ben de müzisyeni oynarım şimdi…

 

Yavuz Çetin

 

 

16 Ağustos Zarfı

 

“Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri”ni bitirdim. Sürükleyici, yaşamsal, özlü ve aynı zamanda temiz kalpli bir kitap. Adı gibi kalbe ve tene dokunan hikâyelerin toplamı. Kitapta yer alan çoğu öğenin yazarının yaşamıyla bir bağlantısı var hissi uyandırıyor. Yani gerçekçi; yani yalın… Bir yanıyla da –Nazım’ın diliyle söylersek- memleketimden insan manzaraları. Onur Caymaz’ın son kitabı; benimse okuduğum ilk kitap ondan.

Çıkışı, Telve’nin dördüncü sayısına denk düşen bu kitap için röportaj sözü almıştık. Yine başka bir denklik de o vakitte sevgili Yavuz ve Yusuf’un İstanbul’a gidecek olmalarıydı. İşte bu nedenle bizim kitaba daha basılmadan ulaşıp onunla ilgili sorular çıkartmamız gerekiyordu. Bunun üzerine sevgili yazarımız bize internetten kitabının son halini göndermiş ve arkadaşlarımız da bir çıktı halinde buna muvaffak olmuşlardı. İşte o çıktı ve üzerinde yer alan imza gerçekten büyük bir değer benim için. Bunun için hem sevgili iki arkadaşıma hem de Sayın Caymaz’a teşekkür etmeliyim. Çünkü yazar, yeni kitabına attığı ilk imza kabul etmiş bunu:

 

KALBİN ve TENİN BÜTÜN İSTEKLERİ’nin ilk imzası…

 

ONUR CAYMAZ’dan.

 

Alper’e

 

Sait Faik diyordu: “bir insanı sevmekle başlar

her şey,” diye. O cümleden sonra şunu der:

“burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor”

Bunu hiç bilmezler sanki.

bitimsiz şeylere

 

 

18 Ağustos Zarfı

 

Şiir, var olan sessizliğin erken öznesi; eylemleri yapan ve hayatın içine dağıtan büyük bir usta, şiir… Ondan verimlilik alan ve aşkı damıtan ruhlara dair hevesli bir söyleyiş gücü barındırıyor içinde. Bundan sıyrılmak diye bir tutku yok; bilakis bu işleyişin içinde ve ortasında yer almak en büyük tutku yerini alıyor.

Herkesin hayata bir şiir borcu var ve onu yaşıyor. Zira ömür bir şiirden ibaret…

İlhamla.

 

 

19 Ağustos Zarfı

 

Yusuf, yeni bir yazı kaleme almış gazetede. Bu onun gazete sütunlarında ismiyle müsemma boy gösteren ilk yazısı aynı zamanda. “Siz bu hikâyeyi daha önce okumuştunuz!” diye sesleniyor; hikâyeciliğinde yeni arayışların peşine düşen Mustafa Kutlu’nun eski bir hikâyesine yaptığı atıftan hareketle. Kutlu’nun yeni kitabı ‘Huzursuz Bacak’, hem söylem hem de içerik olarak diğerlerinden farklı bir yapıya sahipmiş Yusuf’un değerlendirmesine göre. Okurlarının yeni kitabını okumaya başlayınca bu farklılığı hemen sezeceklerini ve farklı bir Mustafa Kutlu portresiyle karşılaşacaklarını sevgili Yusuf’un satırlarından edinebiliyoruz. ‘Huzursuz Bacak’ın konu olarak düşünce iklimindeki kırçıl gidişatı ele alması, toplumun yaşadığı sorunlara geçmişten gelen bir birikimle çözüm bulma arayışı ve Kutlu’nun hikâyelerinde genelde yapmadığı bir şekilde bu hikâyede fikirlerini açıkça beyan etmesiyle bu yapıtın Mustafa Kutlu hikâyeciliği içinde ayrı bir yerde görülmesi gerektiğiyle noktalanıyor yazı. Bir hikâyenin hikâyesini de öğrenmiş oluyoruz böylelikle. Bizi bu hikâyeye ortak yapan satırların sahibine teşekkür…

 

***

 

Artık hayat için yetişir bunca infial

Dinlenmek isterim ki taab-dar-ı mihnetim.

Artık tehi vücut, tehi dil, tehi hayal,

Dünyada şimdi ben dahi bir fazla sıkletim.

 

Tevfik Fikret

 

 

21 Ağustos Zarfı

 

Aşkın karamsar yüzüyle baktım

hüznü umuda tercih etti yalnızlığım.

 

 

22 Ağustos Zarfı

 

Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta

Her şey naylondandı o kadar

Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı

Ama geyikli geceyi bulmadan önce

Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.

 

Turgut Uyar

 

 

23 Ağustos Zarfı

 

Çiçeklerin doğum günlerini arılar kutlar.

 

 

24 Ağustos Zarfı

 

Yazın içinde yazının talihi döndü. Bolca satır düştü bugünün payına. Sıcağın, güneşin, nemin ortasında; bir yazarkasanın gölgesinde geldi günlerdir kendilerini beklediğim misafirlerim. Geç de olsa geldiler ya; hem elleri de dolu doluydu her birerlerinin. Bana Kafka’dan ve Sevinç Çokum’dan havadisler getirmişler. Ne kadar mutlu oldum anlatamam. Keşke her zaman kapımı çalıp beni böyle sevindirebilseler.

 

 

27 Ağustos Zarfı

 

Kafka’nın mektuplarını açtım. Milena’ya yazdıklarını… Bir mektubunda şöyle dile getiriyor aşk acısının erkek ve kadın halini: “Gönül ilişkilerimde edindiğim tecrübe erkeklerin daha çok acı çektiği. Aslında bu acı karşılıklıdır. Kadının çektiği acı gerçektir ama erkeğin acısı fazladır.”. İmza; ‘Senin Franz’.

 

 

28 Ağustos Zarfı

 

E-postalarıma bakarken bir başlık çarptı gözüme. Ölüm: "İLHAN BERK" vefat etti. Tam olarak bunu söylüyordu bana. Ölmüş. Doksan yaşında; Bodrum’da… Necatigil, ‘Şiirimizin Uç Beyi’ demiş ona. Ölmüş. Ölüm, derin bir şaşkınlık halini aldı sonra. Dağlara dolaşmaya gitti o; evde yok artık diyorum:

 

“Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben gidiyorum.

Ölüme, o büyük tümceye,

çalışacağım.”

 

 

31 Ağustos Zarfı

 

Sabahı şiirle karşılamak ne iyi… YKY’nin çıkardığı 2006 Şiir Yıllığı var elimde. Rastgele bir sayfa… Haydar Ergülen ve ‘Yağmurun İyiliği’ çıkıyor karşıma. Ne diyor şair orada: “Sen küle bırak beni zalimlerin yağmuruna / kül insandan gelir, onu anlama, beni de… / Yağmuru anla, o, tanrının iyiliğidir, / kimin içi açıksa yağmur ona gelir,”.

Sonra yıllığın ikinci şiirine takılıyor gözüm. İlhan Berk. Şiirini özetleyen dizeleriyle karşılıyor beni: “Suydum ben geçiyordum / Geniş zamanlı tümceler kuruyordum”.

 

***

 

Derdim: yeter, sakin ol, dinlen biraz artık;

Akşam olsa diyordun, işte oldu akşam,

Siyah örtülere sardı şehri karanlık;

Kimine huzur iner gökten, kimine gam.

 

Charles Baudelaire


Bağlantı

22/8/2008 - Karanfil Kıyısı


Dilimi suyu toplayan kovalar gibi açık

yerde olduğu seçilen kanatlılar gibi

sayıklayan yağmuru penceremin

ve odamın ortasında gördüm

Her çiçeğin ergenliğine sakladığı rengini

taşları

ve suyun tazeliğini öven dalgalarla

akşamın ardında bıraktığı kızıllığı

seyre daldım

boynunun ince ve üzgün yerlerinden

Köpüren bir güldü akşam

bir fotoğraf tutuyor gibi ellerinde

denizi harcayan yoksul kadınlar gibi şen

kokluyor güneşin soldurduğu gülleri

Güller ki denizin ölümünü umarak

gökyüzünü ısırıyor mavinin eskittiği

parçalar koparıyor suskunluğundan kayalar

çıtırdayan ağaç kabuklarından dişleriyle

 

Suyun kutsallığına yaraşan ulu ağaç gövdesi

doyur, o eskimez sütünle emzir beni

Tarihin çelimsizleştirdiği

yenilgiler oyunundan bir kâse sun

İyileşeyim, kapısı kırık evlere koysunlar beni

dilimi değiştireyim suskunlar gibi

Kalemin kilidini kıran

suyu düğümleyen çöllerin merasimi

tutacaktır yakasının merhametin

Savruluşun sesine katarak konuşmasını

haykıracak bir denizin dalgasını

Kirpiklere

ve bakışın her türlüsüne alışkın olarak

kayan yıldızlarla giden güzelliğini her sabah

yeniden koparacak güneşin bütünlüğünden

baksın diye balıklar yansımasına

dudaklarının aynasından

 

Seni aydınlık göçlerle bana getiren melekler

Leylak sağanağı gibi gökten avucuma düşen

iyiliksever kelebek

fakir alıntılar yuvası senin konduğun yer

Parmaklarıma doğru çözülen

ve akdenizi bölen karanfiller

saydam ağıtlarını saklar

kıyıyı kurcalayan ezgisi yosunların

mühürlü izlerinde

Telve, Mayıs 2008, Sayı: 4

Bağlantı

1/8/2008 - Geçen Güne Mektuplar / Temmuz Postası

 

5 Temmuz Zarfı

 

Bir şehrin büyüsünü arkasında bırakarak nasıl gider insan? Rüyadan uyanır gibi gider; bir otobüs camından anılar geçer. Pencereye konan güvercinler ve ertesi sabahların buğusu kalır geride. Çantada birkaç eşyayla birlikte, hüznün de katlanmış hali vardır.

Kollarım karşımdakine uzandı bak; evet vedanın en somut hali bu olsa gerek. İçeride yine bir cam ağzı; koridor yalnızlığı. Dışarıda seslerden ve renklerden bir dünya. Yavaş yavaş kayan sesler ve renkler ırmağı. Asfalt üstü bir hesaplaşma…

 

Bugünün açtığı başka bir yara:

 

Veda

 

Bu şehirden gidiyorum

Gözleri kör olmuş kırlangıçlar gibi

Gururu yıkılmış soy atlar gibi

Bu şehirden gidiyorum

 

İnsanlar taş gibi bana yabancı

Ağaçlar bensiz hüküm giyecek bulvarlarda

Bir tambur bir yalnızlığı anlatıyorsa

O ışıksız pencereden

Ben onu bile bile duymuyor gibiyim.

 

Bu şehirden gidiyorum

Gömerek geceyi içime

Sabahın hüznünü beklemeden

Gidiyorum bu şehirden.

 

Erdem Bayazıt

 

 

6 Temmuz Zarfı

 

Varlık Dergisi… Kitap Eki… Sayfa 15… Yusuf, ‘Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri’ demiş. “Her birimizin bir hikâyesi olsun.” diye başlıyor söze. Hayatın içindekileri bize göstersin. Onur Caymaz’a selamla; kitabının gelenekle geleceği ortalayan bir köprüde durduğuyla noktalıyor yazısını.

 

O artık gazeteci; tecrübenin heybesini dolduruyor, kitaplarla haşır neşir daha çok. Bundan sonra daha sık göreceğiz şüphesiz onun satırlarını. Yolun açık olsun kardeşim.

 

 

7 Temmuz Zarfı

 

Sabahı geç karşılıyorum. Geceyle ertelenmiş bir vedadan olsa gerek. Lost, ikinci sezon, dört bölüm birden (Gülümsüyorsunuz…). Sonra uyanıyorum; güneşin kalbini kırmamak için. Üstümde rüyanın tozları duruyor.

Gazete bayii… Ayın ilk Pazartesisi bugün. Kitap Zamanı raflarda olmalı. Evet, işte orda! ‘Edebiyatımızın Tabuları’ kapakta. Yazar, tabu ve klişe kavramları üzerinden temellendiriyor söylemini. Edebi camiada var olan yanlış algılara değiniyor. Tabu ve taassubun aslında birbirinden çok uzak kavramlar olmadığını ve her mecliste dillendirilen o beylik lafların çoğu zaman gerçekleri yansıtmadığını bu çalışmadan alımlayabiliyoruz.

 

Bugün biraz da Hababam Sınıfı... Filmin o hüzünlü ezgisi kulaklarımda şimdi. 93 yılında aramızdan ayrılan Ilgaz için; bir şiirle:

 

Gidişini Anlatıyorum

 

sen gidiyorsun ya işine yetişmek için
saçlarını, gözlerini, ellerini
neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya
her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak
termometrede yükselen çizgi
kim bilir nerelerde soğuyorsun

senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen
insan insan bakan gözbebeklerin
beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta
beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder

ne gelirse onlardan gelir bana
çalışma gücü yaşama direnci
mutluluk gibi kazanılması zor
mutluluk gibi yitirilmesi kolay

bir açarsın ki mutluyum
bir kaparsın ki her şey elimden gitmiş

 

Rıfat Ilgaz

 

 

11 Temmuz Zarfı

 

Memleket müziği… Uzayan tozlu yollardan geçerek ilerliyorum. Güneşin sabahı doğurduğu bir doğumhanedeyim. O beşiğinde tatlı ve yorgun kırparken gözlerini; ben kırgın, küskün bir otobüs camından yansıyan tozlu aksimi seyrediyorum.

Yaklaşık bir saat… Bir toz bulutu içinde geçen ve kulağımdaki müziği yoracak bir motor sesiyle de şekillenen bir süre. Sonra ev ve sonra sen.

 

Yollar gibi suskunluğumuz da uzamış fark etmeden…

 

 

12 Temmuz Zarfı

 

"Şiir, ölüm ve yaşam dolayısıyla,

Şimdi ve daima, açıktır."

 

Ece Ayhan

 

 

14 Temmuz Zarfı

 

Bugün, arayış günü… Birkaç paragraf, birkaç mısra, kelime hatta hece… Karanlığa dair karanlığın içinde sürdürülen mücadele. Azmin henüz bir zaferi yok! Hastalık derecesinde yine hastalığa dair bir satır var yalnız: “Şiirin sancısını duyanlar; onun bir hastalık olduğunda hemfikirdirler.”

 

 

16 Temmuz Zarfı

 

Susarak birçok şeyi değiştirebilir insan. Susmak başlı başına bir eylemdir. İnsan, o yüksek sessizlik halinde kuşlar uçurabilir gökyüzünde. Bakışları, bulutu güneşin önüne serebilir. Yeter ki yağmur yağsın; insan, susarak ölüme bile ayak uydurabilir.

 

***

 

“Leylâ’nın göze görünmez askerleri

En büyük ordu Leylâ’nın gözleri”

 

Sezai Karakoç

 

 

17 Temmuz Zarfı

 

Anıları ziyaret… Kendi tarihine yabancılaşması insanın. Kendi olağanlığına sıra dışı bir yaklaşım getirme uğraşı. Kim bilir, belki de bu dünyadan değilizdir? Evet, hepimiz ezeli birer yabancıyız; ama dünyaya, ama kendimize, vs… Anlamın aynası kırılmadı henüz: Wait and see.

 

 

19 Temmuz Zarfı

 

Sabahın buralarda ayrı bir fısıltısı var insanın uykularına. Serin bir güneş alacası… İlk ışıklarını giyerken karşıda dağlar, biraz da ürpererek yüzümün suyla buluşması. Bir balkon çerçevesinden damlayan hayatlar var kahvaltı sofrasında. Seslerin peynir ekmek gibi girişi kulakların kursağından. Birazdan karnın doymasıyla ilintili olarak yapılacak işler var. İşler hep oldu ve işler hep olacaklar; yeter ki çalışmanın karnı doysun.

 

 

21 Temmuz Zarfı

 

Ara sıra eski defterleri açmak gerekiyor. Neler çıkmıyor ki o sayfaların arasından. Kimler uzatmıyor ki yüzünü hayalle gerçek arasına gerilmiş başlar olarak. Geçmiş, belgelerini bir bir seriyor önüne insanın. Ders notları, isimler, adresler, şiir müsveddeleri… Her sayfa gözüme biraz daha yaklaştırıyor bilinmezin perdelerini. Anımsa!

 

 

22 Temmuz Zarfı

 

İsimlerimiz ve Öykü Kişileri… Serkan Türk, ismin hallerini inceliyor yeni yazısında. İnsanların sahip oldukları isimlerle ruh halleri arasında bir paralellik kurmaya çalışıyor. Öykülerinde karakterlere isim ararken çok zorlandığını da bu yazısından öğrenebiliyoruz.

“Hayatın bütün acılarını, sıkıntılarını yaşamış bir kadına Şebnem ismini versem tuhaf hissedeceğimi düşünüyorum. Ya da otogardaki emanetçi dükkânındaki adamın adı Özgür olsa anlattıklarımın bir anda sahiciliğinin sorgulanacağının endişesini duyuyorum. Melahat Hanım böyle bir anda kurtarıcı gibi geliyor bana. Eski bir mahallede yaşamının son demlerini süren, pencere kenarında sardunyalarını sulayıp etrafına hoşgörüyle bakan bir kadını anlatıyorsam, bu ismi vermek o an için doğru bir karar.” diyen Türk, yaşamın isimlere armağan ettiği kalıpları da sorgulamış oluyor böylece.

Kimine Yavuz, kimine Yusuf, kimine Alper düşüyor ya bu sepetin içinden; o zaman isimler birer ayna olup çıkıyor karşımıza. Hepimizin bu adaşlar diyarında bir namı varmış meğer diyor insan. Hepimiz her birimize bir sebeple bağlıyız.

Sebeb-i Telif şiirinin son bölümünde İsmet Özel de buna değiniyor aslında biraz:

 

“Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek

belki çocuk ve ihtiyar, belki kadın ve erkek

hepimiz, her birimiz gizli bir isimle adaşız

yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı

hayatımıza kendi adımızla başlardık

bilmediğimiz bu isim, hesaptaki bu açık

belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım

aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine

adımı aşkın üstüne kendim yazarım.”

 

 

24 Temmuz Zarfı

 

Nispeten erken bir kahvaltı sahnesi… Sonra tekrar uykuya bırakmayı deniyorum gözlerimi. Rüya artık gözlerim açıkken gördüğüm oluyor. Kalemle biraz didişme sonra; biraz Akdeniz mavisi… Akşama bir film ve tanıdık bir yüz eşlik ediyor. Sonra karanlığa uzatıyorum parmaklarımı; boşluk avucumdan bir kum gibi akıyor.

 

 

26 Temmuz Zarfı

 

Hecelere ve sayılara döndüm yüzümü. Bir ilk bakışla bakmayı deniyorum. Sağın veya solun, yukarının ya da aşağının ne demek olduğunu bilmek ve bunu öğrenmek için çaba sarf etmenin psikolojisinin tesiri altındayım. Çünkü Furkan’a -yeğenim; ikiye geçti- bunları öğretmekle görevlendirildim. Her şeyin bir merak unsuru etrafında şekillenmesi çok ilginç. Zamanında benim de aynı yollardan geçtiğim gerçeği farklı bir göz armağan ediyor bana. Bir aynadan geçmişin kareleri yansıyor bugüne. Hepsini teker teker inceliyorum.

 

Bir yazı var. Henüz nereye gideceği, ne şekil alacağı tahmine yer bırakmıyor. Ama şiirin halkası dâhilinde bir yazı olacak; bu sezilebiliyor. Onunla bir mücadele sergiliyorum; acaba açar mı diye bana sırlarını. Çok söyleşmiyoruz, susuyor; ben de üstüne gitmiyorum daha fazla.  Ve bir nokta yetiyor; yetiniyorum onunla.

 

 

27 Temmuz Zarfı

 

Nihat gelmişti. Geceden beraberdik. Sabahı birlikte ilerlettik. O gitti; sonra Özkan ve Rıdvan çaldı kapımı. Uzun zamandır beklenen bir şey… Bilgisayardan anlayan iki okul arkadaşımdan benim için yeni bir virüs programı ayarlamalarını rica ettim. Malum gerçek dünyada olduğu gibi sanalda da mikroplar insanın yakasını bırakmıyor bir türlü. Biz önlemimizi alalım da; n’olur, n’olmaz…

 

Yine yazının peşine düşüyorum ilerleyen saatlerde. Yeni mevzular çıkıyor biz konuştukça. Birkaç parça daha ilerliyoruz. Bitmesini büyük bir merakla bekliyorum. Ve sabırla…

 

 

29 Temmuz Zarfı

 

Zaman hep olduğu gibi yine farklı bir pencereden baktı. Güneş gündüze adını verendi ve geceye yaslıyordu nefesini. Gece bir bekçiydi ve göklere sallıyordu simsiyah ellerini. Bu veda anında bir telefon sesini yaklaştırıyor göğüme. Bir tanıdık merhaba işitiyorum; soluğu İstanbul kokuyor. Ve aleykümselâm Yusuf… İyiyim, sen nasılsın? Yazıdan ve yazdan bir fasılla başlıyoruz, sonra Can Bahadır Yüce ve ‘müstefit’ olamamaklığımız düşüyor dile. Telve’nin hali pür melalini de konuşmak gerekli diyoruz. Şarja yenik düşüyor sesimiz.

 

 

30 Temmuz Zarfı

 

Yavuz, bir yazı daha eklemiş gazeteye; gördüm. Taşrada çıkan dergileri, bir okul türküsü kıvamında inceliyor: “Orada bir dergi var uzakta!”. Türkiye’nin değişik ilçelerinde, dar imkânlarla çıkan bu dergiler o yörelerin entelektüel yaşantısı açısından da bir zenginlik diyor aynı zamanda. Hak vermemek elde değil. Yaşanan maddi olanaksızlıklar çoğunun ömrünü azaltsa da onlar var oldukları sürece herkes için yaşanabilir bir ortamın garantisi gibiler. Ama günümüzde yaşadıklarımız bu iyi niyetin yavaş yavaş ortadan kalktığının da sinyallerini vermiyor değil. Noktayı oldukça hazin koymuş sevgili Yavuz: “Çünkü kapanan her dergi, güzel bir dünya hayalimizin bir penceresini daha karartıyor.”

 

Yazı sonunda bitiyor. Hataları ile birlikte bir toplam çıktı ortaya; bu iyi. Ve ardından e-posta yoluyla adrese teslim. Bakalım sonuç ne olacak. Beklemenin boynu bükülmez umarım.

 

Geçen sene görev yaptığım okula gittim. Yolda Cemre’yle karşılaştım. Elinde diploması; liseye kayıt yaptıracakmış. Zaten puanı iyiydi, duymuştum; Kemer Anadolu’yu kazanmış. Buna çok sevindim. Yolu açık olsun.

Okulda tadilat olduğu için her yer her yerde. Sınıflar ve koridorlar yeni renkleriyle çok güzel görünüyor. Sonra Sevgi öğretmen, yaptığım yazılıların kâğıtlarını katlayıp toparlamam gerektiğini söylüyor. Bir dönemde yapılmış otuz sınav var ortada ve teker teker hepsini katlamak insanın epey bir zamanını alacak gibi görünüyor. Sosyal Bilgiler’den Vatandaşlık’a, İnkılâp Tarihi’nden Din Kültürü’ne bir yığın kâğıtla uğraşıyoruz. Onların da yardımıyla bir saatte anca bitiyor bu iş. Bu bir rekor olmalı diyorum.


Bağlantı

26/4/2008 - Muamma

 

Bugün sesimi yağmura sundum, geldi içimden

çok konuşmak farklı bir lisan algısıdır diye

kanaat ettim geç vakte serili yazgısıyla zamanın

çok geçmeden hikayenin özünden ıslandığımız

yufka yüreklerimizle denizlere yollanırdık birlikte

bölüne bölüne ulaşırdık kıyılarına etrafımızdan

eğrilen yünlerini toparlarken tufanın gölgelerde

kaçmadan savunduğumuz çatık kaşlarımızla

sezemediğimiz kılçık fallarından umut

hiç olmazsa açık kalsın ölümümüz önümüzde

mahsur kaldı bak tırmanışımız üzüntümüzden

Siz kırmızı ve beyaz renklerinizle çok değilsiniz

güle ve gökyüzüne aitsiniz eski çağlardaki

bir akşam vakti lokmasını ısırmadan erken

kalemin kıyısına varmış nice insancıklar

duymak için uzaktan serpilen emsalinizi

size bir son yazarlar işlerini kolaylaştıran

geçmiş alıntılardan verimli bir sesle aynada

tenin kapsamını kavuran felaketini muamma tutarak

çökertirler dudaklarınızdan kurtulan olarak döküleni

tek seferde siz, dimdik bir misafirlikle özetlenirsiniz

 

Varlık, Nisan 2008, Sayı:1207

 

 

Bağlantı

2/3/2008 - Hayatımızın Anı Kapısı

 

Evler, barındırıcı unsurları insanlığın; sır tutucular... Kapısı ve pencereleri olan, çatıdan ve duvarlardan örgülü bir aile oyası. Yağmurların zulmüne ayak direyen kiremitleri, güneşin hücumuna baş kaldıran perdeleri ve ıslak zeminlerden insanları alıkoyan tenha halılarıyla dünya barınağının yere düşen bir gölgesi gibi sanki. Hepimizin bildik hatıralarının da ilk gözlemcileri olurlar genelde. Attığımız ilk adımların, söylediğimiz ilk sözcüklerin, aldığımızın karnelerin, sevdiğimiz kalplerin ve daha nice yaşanmışlığın asılı olduğu bir dolap gibi dururlar hayatımızda.

 

Nereye gitsek, hangi uzun yolların tozlarını yutsak, hangi mesafelerin yükünü alsak da omuzlarımıza, yine döneriz bu hatırlar denizine bir şekilde. Çünkü emanet edilmiş bir geçmiş yaşatır bağrında evlerimiz. Onun kokusunu pusula yaparız dönüşlerimizde; her fırsatta bir buluşma ayarlamak isteriz kendisiyle uzaklardan veya bu buluşmanın hayali ayakta tutar bizi gittiğimiz o yerlerde. Her ne sebeple olursa olsun hayallerimizi kötü hava koşullarına karşı sabırla korudukları için bir bağımlılık söz konusudur. Geceleri rüyalarımıza kol kanat geren; gündüz düşlerimizin ilhamına kapı aralayan böyle bir yapı elbette ki bu bağlılığı hak ediyordur.

 

İlk zamanlardan beri barınma ve güven sorularının bir cevabı olarak telaffuz edilseler de evler; zaman içinde bu mekanik konumlarından daha duygusal bir anlama doğru kaymışlardır. Anne, baba ve çocukların günlük meşguliyetlerini sergiledikleri bir tezgâh olmaktan çok; her an güncellenen huzurlu bir aile fotoğrafının çerçevesi olmaya doğru genişlemiştir anlamları. Bu anlamdan süzülen çağrışımlarla teyit ettiğimiz çocukluğumuz ve gençliğimiz bize hep gösterdi ki; dört duvarın insanı kuşatan yanı badana ve boya değil. Ne kadar dar olsa da odalarında bıraktığımız izler gelecekte dökeceğimiz gözyaşı ya da atacağımız kahkahalarla bizi ödüllendirdi. Ya bunlar sarıp sarmaladı bizi kaldığımız o odalarda ya da bunlara sarıldık payımıza düşen ilk yalnızlıkta. Ama her hâlükarda bize kucak açan bir kapı bulduk ardımızda; bir çatının altındaydık ve tuğlalarını hayatımızdan eklemiştik duvarlarına.

 

Şu köşede duran sehpa, yere serdiğimiz halı, yatılı misafirlerimize sakladığımız mis kokulu çarşaflar, annemizin evin değişik yerlerinde sergilediği dantel işçiliği; hepsi bizim evimizle ilgili algılarımızın somut göstergeleriydi. Bu parçaların her birini bir bütünle tazeleyerek sahip çıkıyorduk değişimimize. Biz büyüyorduk; küçülen, hiç tükenmez dediğimiz hatıralar oluyordu zihnimizde. İlk, kırılan oyuncağımızı yitiriyorduk babamızın hediyesi; sonra, hayatın bize tattırdığı ufak acıların izlerini kaybediyorduk diz ve dirseklerimizden.

 

Küçükken içinde bizim döktüklerimizle koskoca bir deniz taşırken evlerimiz ve babamız o dünyayı sabırla taşırken omuzlarının üstünde atlas gibi; biz de paralel bir koşuyla mükellef kılınıyorduk farklı bir zaman ve mekân yordamında. Yeni bir ev ve insanlar, yeni bir zaman ve hatıralar... Kaplıyor eskinin üstünü bir toz gibi. Geçmişin ince tınılarını bizlere duyuran evlerimiz, o maziye nağmeler düzen müzik kutuları gibi aslında önümüzde bu yeni yaşamın birer kataloğunu sergiliyorlar. Babadan oğula, anneden kıza aktarılan sesler ve görüntüler de ancak ortaya o tozların üfürülüp kapağın açılmasıyla çıkabiliyor. Böylece çocukken yaptığımız onca yaramazlık, döktüğümüz gözyaşları, kahkahalarımız ve bütün hatıralarımızın ince hesabı, yüksek bir meblağ olarak yeni evimizin kapı ziline dokunuyor. Biz de ilk misafirin heyecanıyla karşılıyoruz onları: “Hoş geldiniz, içeri buyurun.”

 

Zaman Gençlik, 2 Mart 2008, Sayı:66

 

 

Bağlantı

29/2/2008 - Nazire

 

Bitimsiz bir kıymık gibi battı güneş

Kıyas ettim yumurta dibini dünyanın

İndim de dindiremedim büzülen üzüntümü

Gecenin kurşunları erirken

ve birer birer dilimin çekingenliği

Ben hala aynı yüksekten

 

Dökülür mü şeceresi herkesin önüne uykuda olanın

Dönüp de bakar arkasına duyarsa birinin çağırdığını

Ben olsam bunu yapmam

Selamı sekteye uğramış biri

dirlik içinde değildir

Ölümü bekleyen elmalar

ve içindeki kurtların sevinci belki

İstisnasız kalemini gergin

Tut ki yalan çıktı sesinden

Döktü meyvelerini soyağacımın

 

Kime aklımla yanaştım ilkin arttı yüküm

Beyazın bana verdiğini almadım kısmetimi

Nehirlere emsalini hibe eden öğütücüler

ve çok renkli çiçekleri değirmenlerin

Kederim bana taşıttı lekelerini

Kalbimden bildim

 

Her sese kulak verdim

Yıldızlara

ve perdelerini indirdiğinde güneşe bile

Yer verdim şeklini uydursun diye içime

Toprağın acısını küçümsemeden karınca

Adımlarını otların şifalı aydınlığına sarf ederek

ve sabırla

İncitmeden bir peri duygusuna yakın

İşe koyulan yuva yapıcıları gibi göklerin

Üstümüzü yeminle örten yeryüzü sahiplerine nazire

Sözleri yağmurlarla kesilen biz ölümlülerden

 

Bireylikler, Mart-Nisan 2008, Sayı:19

 

 

Bağlantı

10/2/2008 - Mekâna Eş Cinsellik

 

Kaseti en başa saralım isterseniz. Zira orta yerinden başlamışsanız bir filmi izlemeye; sonunda soru işaretleriyle baş başa kalmanız çoğu zaman muhakkaktır. O yüzden bizde akıl tıkanıklıklarına mahal vermeyecek bir tempoda seyredelim istiyoruz ve bittabi başa dönüyoruz.

 

Her şey bundan çok seneler evvel başladı. Hani fi tarihi derler ya; işte o zaman karılmaya başladı hamur, çamur o zaman şekillendi. Yavaş yavaş indi kum saatinin karnındaki şişlik, beden ruha kavuştu. Daha atılacak adımları yokken insanoğlunun toprakta, toprak insanda geziniyordu. Kan, damarlarda yol bulurken kendine; akıl zihinde misafir kalıyor, kalp aşkla genişleterek çeperlerini henüz doğmamış insanlığı kucaklayabiliyordu.

 

Her şeyin durduğu, bulunduğu bir bölüm, bir mafsal vardı ya; insanın da ilk mekânına cennet deniyordu. Gözün mekânı kulakların önündeydi ya hani; kollar dengeyi sağlamak için omuzlara tutturulmuştu ya; işte ağacın mekânına tohum, tohumun mekânına toprak, toprağın mekânına da insan deniyor ve atılacak ilk adımların, alınacak ilk nefeslerin mekânı cennet oluyordu.

 

İnsan küçük, cennet ise çok büyüktü. Sonsuz ırmaklar, alabildiğine çayırlar, envai çeşit meyveler ve ağaç örnekleri yalnız bir insan için oldukça fazlaydı ve yalnızlık insanın kaldırabileceği yüklerden biri değil; kısacası yalnızlık insan için değildi.

 

Bunu gidermek adına insana kendisi gibi ama kendinden farklı bir eş gerekiyordu. Duyuşta farklı, düşünüşte farklı, dokunuşta farklı; ama kendisi gibi duyup kendisi gibi konuşan, kendisi gibi tutup kendisi gibi kaldıran bir yol arkadaşı; yani bir kadın. Bunun için erkeğin fedakârlığı gerekiyordu bir yerde. Kendinden bir şeyler katmalıydı ki; bilsin değerini bu ortaklığın, ebedi bir başlangıcın sırrına ersin.

 

Kadın ve erkek, bir elmanın iki yarısı gibi birbirine o kadar benzeyen; ama öylesine yabancı iki hayat sahibi olarak girdiler dünyanın sürgün adlı kapısından. Mutluluk ve mükâfatta birlikte olmak kaderleriydi onların; gözyaşı ve cezanın da bileti ortak kesiliyordu yasak bir meyveyi inciten bu saf dudaklara. Bu mekân ilk uğraktı insan için ve ortak bir sahiplenmeyi hak ediyordu. Yani kimseye ait olmayan ama herkes için bir mekân.

 

Dünya… Bir kusur barınağı. Ömrü bir bedel bilenlerin hanesi. Taze kışların, eskimez yazların ince kalp çarpıntısı. Usta işi bir yaşam için acemi gönüllüler barındıran; saklı rüyaların erken uyantısı. Kadın ve erkek dalgasını karşılayan ilk kıyı, tek rengi insan olan sahici bir derinlik.

 

Yaban, yabancı, yabancılık; çekilen bir kova su gibi kuyudan, zahmet ve sabrın damlalarıydı. Erkek ve kadın aynı kuyunun başındalardı madem o zaman alışmak için çalışmak gerekiyordu. Erkek pazılarının ona verdiği güçle çalışıyor, avlanıyor, güvenliği sağlıyor; kadınsa duygularından mütevellit bir ruh haliyle şefkat ve huzur kaynağı olarak bütünleştirici bir forma bürünüyordu.

 

Paleolitik çağ koşullarında annelik kadınlara üstün bir konum kazandırmıştı. Doğurganlığın simgelediği anaçlık statüsü kendini inanç dünyasında tanrıça kimliğine sürüklemiş ve inanılıp itaat edilen güç kadınla özdeşleşerek toplumun anlam haritasını bu yönde bir değişiklikle genişletmiştir. Bereketin timsalini çocuklarda gören toplum sıkıntılarını gidermesi adına tanrıçalarına yalvarmış; annenin üretken tavrını baz alarak kuraklık, hastalık ve ölümlerin ortadan kalkması için belli bir müjde beklemişlerdir. Henüz yerleşik yaşam koşullarının oluşmadığı, ilkel kabile kültürünün geçerli olduğu bu devirde nüfusun fazlalığı diğer kabilelerden gelecek saldırıları önlemek için her zaman gerekli görülmüştür. Bu yüzden doğum oranlarındaki artışlar hep bir armağan olarak değerlendirilmiş ve tanrıçalara doğurganlıklarının bir getirisi olarak teşekkürler edilerek hediyeler sunulmuştur.

 

Neolitik çağda tarımsal üretimin ilk ürünleri görülmeye başlayalı beri yerleşik bir yaşam kültürü de kendini belli oranda hissettirir olmuştur. Özellikle su kenarlarına inşa edilen derme çatma yaşantı kümeleri geçim sağlamada halkayı genişletmiş; toprağın ve suyun barındırdıklarını edinmede insanlar gittikçe ustalaşmışlardır. Bu dönemde de kadınsal algı üst seviyelerdedir ve buna yeni eklemlenen tapınak tarzı birimlerle bu anlayış daha da güçlendirilerek mekânsal bir etki kurulmuştur. Evin ve tapınağın egemenliğini elde eden kadın, toplumun ona yüklediği anlamı daha yoğun bir kıvama getirerek imajını diri tutmuştur.

 

Fakat geç Neolitik dönemde fark edilen erkeklik simgesinin üstün konumu kendini tarla ve günlük yaşam koşullarında da kabul ettirmiş; kadının üretken tavrından kaynaklanan lider vasfı tarla ve yerleşim sınırlarının genişlemesiyle, bir daha eski halini alamayacak bir döneme sürüklenmiştir. Kadınsal dürtülerin sahiplendiği mekânlar artık eril bir konuma doğru kayarken kadının değişen yaşam koşuları karşısındaki yetersizliği buna örnek gösterilmiştir. Henüz tanrıça figürü dini yaşamda varlığını korumasına karşın bahçede çalışan kadının elinden çapasını alıp tarlalara sabanıyla giren erkeğin baskın kimliği kendini inanç dünyasında da belli edecek ve bu süreç egemen tanrıyı meydana getirecektir.

 

Eski Mısır, yerleşik hayatın örneklerini sergilemesine karşın göçebe kültürden de izler taşıyordu. Firavunların başkentlerini sürekli değiştirmeleri buna örnek gösterilebilir. Bu düzende kadınların konumu tapınakların ve çeşitli kamu kurumlarının işleyişinde yer almaktı. Çağın diğer toplumlarına göre belli haklara sahip olan bu kadınlar bünyelerinde aristokrat bir kimlik taşıyorlardı. Ayrıca ilk çağ toplumlarında harem kavramını içselleştiren ilk devletlerden biri de yine Mısırdı. Burada cinsel nitelikleri olan bir mekândan ileri olarak siyasi meselelerin tartışılıp karara bağlandığı bir aile meclisi anlamı aranmalıdır.

 

 Eski Yunan’da ise toplum kadının mekânını evi olarak belirliyordu. Kadın, hayatın içinde ama toplumun dışında bir rol bulmalıydı kendine. Kadının aile içinde bir saygınlığı olmasına karşın erkeğin de toplumsal düzende bir otoritesi vardı. Bunu korumak isteyen eril düşünce kadını toplum hayatının dışında bir modelle çevreliyordu. Çağın düşünce dünyasını şekillendiren felsefi söylem de bu yönlü çıkarımlar yaparak erkekle kadının arasına mekânsal farklılıklar koyuyor; erkeğin bulunduğu ortama kadının ancak var olmayan basamakları kullanarak çıkabileceğini ima ediyordu.

 

 Konfüçyüs, Eski Çin doğasını cinsiyet modellerine şöyle uyarlıyordu: Erkek gökyüzünü, kadın da yeryüzünü simgelemekte; tabiatın ve neticesinde toplumun gelişmesi de belli bir uyumu beraberinde getirmektedir. Erkek gökyüzünden geleni kadın yeryüzü almalı ve bereket sağlanmalıdır. Ama bu sürecin sağlıklı şekilde yürümesi, kadının gökyüzünün altında olduğunu her zaman bilmesine ve erkeğe yeryüzünün uyum göstermesine bağlanmıştır.

 

Yine Roma İmparatorluğunda da Eski Yunan devletlerinde olduğu gibi gayri resmi bir hukuk anlayışını kadınlar sürdürmek zorundaydılar. Mekân olarak eve bağlı kalan kadın, toplumda çeşitli zanaat kollarında yer alarak düşük bir gelirle yetinmekteydi. Kadının verdiği emeği yeterli görmeyen anlayış, bu yüzden ona daha düşük bir ücretle karşılık veriyor; kadın da bunu kabullenmek zorunda kalıyordu.

 

Bu dönemde var olan Musevi inancına göre kadın cennette erkeği hataya sürüklediği için hayata ölümü katmıştır. Bu yüzden ağrı ve sancılar içerisinde çocuk doğurmak gibi bir cezayla cezalandırılan kadın, toplumda da dini mekânların dışında tutularak yaşam alanı sınırlandırılmıştır.

 

Daha sonra gelen Hıristiyanlık dininde ise iki farklı kadın profili karşımıza çıkmaktadır. Birincisi erkeği hata yapmaya iten Havva modeli, diğeri ise saflık ve dürüstlüğün sembolü olan Meryem figürüdür. Bu yüzden kadınlar toplumda farklı algılara muhatap olmuşlardır. Hiç evlenmeyip kendini tanrıya adayan ve mekânını kilise olarak belirleyen kadınlar Meryem sınıfında; evlenerek kocalarını ayartan ve mekân olarak kendilerine evi seçenler ise Havva tarafında yer almışlardır.

 

Hıristiyanlıktan sonra ortaya çıkan İslamiyet’te ise kadın ve erkeğin başlangıçtan eşit olduğu anlayışı yer almıştır. Toplumsal bir birliktelik yürüten kadın ve erkeğin, karşılıklı saygı ve hoşgörü çerçevesinde bir hayat sürdürmeleri öngörülmüştür. Kadın bu dönemde camilerde, çarşı ve pazarda hatta savaş meydanlarında görünmesine karşılık asıl mekân olarak yine evini sahiplenmiş; kocasının sağladığı geçimin uygulayıcısı olmuştur. Daha sonraları ise bu durumun aksine Selçuklu veziri Nizamülmülk Siyasetname’sinde, kadınların mekânını sarayda harem, toplumda ev olarak belirleyecek ve dışarıyla bağlantıları olmadığı için verdikleri kararların yanlış olduğuna hükmederek kadınları fitne ve fesadın kaynağı olarak gösterecektir.

 

Ortaçağ’ın ilk dönemlerinde feodal bir anlayış hüküm sürdüğünden kadınlar için sınırlayıcı yasalar tam olarak yerleşmemişti. Bu yüzden kadınlar toplumun değişik kesimlerinde iş olanaklarına sahiptiler. Fakat 13. yüzyıldan itibaren kadınlar toplumsal yaşamın sınırları dışına çıkarılmaya ve ellerindeki kimi haklar alınmaya başlanmıştır. Yine bu dönemde üniversite ve kiliselerdeki mevkilerinden soyutlanan kadınlar, feodalitenin yerini yavaş yavaş merkezi krallıkların almasıyla cadılık ve büyücülük suçlamalarıyla baş başa kalır olmuşlardır.

 

Yeniçağda da kadının konumunda değişiklik olmazken kadının hukuki işlemleri kocasının iznine tabi tutulmuştur. Ayrıca İngiltere örneğinde olduğu gibi kimi mahkeme kararlarıyla kocalara eşlerini evde tutma yükümlülüğü getirilmiştir. Yine kadının mekânını hanesi olarak belirleyen genel görüş, genç kızların da bu niyetle yetiştirilmesi ve iyi bir ev kadını ve anne olarak toplumdaki yerini almasını istemiştir.

 

Daha sonraki dönemlerde ise kadın, erkeğin tamamlayıcı bir öğesi olarak görülmüş; değişen şartlar ve sanayide gözlemlenen ilerleme kadını erkeğin iş yaşamında destekçisi yapmıştır. Özellikle savaş koşulları, savaşa giden erkeklerin yerine fabrika makinelerine kadın ellerinin değmesini sağlamış; ev dışı bir ortamda kadın varlığı yoğun bir biçimde hissedilmiştir. Kadınların yeni mekânlarındaki yoğun mücadeleleri, daha sonra kendilerine birtakım demokratik haklar olarak geri dönse de; bunlar uzun soluklu olamamış, savaştan dönen eşlerine işlerini geri vermek zorunda kalarak ev yaşamlarına geri dönmüşlerdir.

 

Sonuç olarak her kültürün cinsiyet oluşumlarına atfettikleri çağrışımlar birbirine yakındır. Kadınlar ev işleriyle uğraşır, pembe renk giyer ve bebeklerle oynarken; erkekler geçimi sağlar, mavi renk giyer, araba ve silahlarla ilgilenir. Yani cinsiyet rollerine ait mekânlar bellidir. Toplumdaki cinsiyet algısı kadının sınırlarını belirlerken onun bu mekândan sıyrılmasını pek hoş görmez. Diğer bir yanı ise kadınların ekonomik getirileri onları asıl mekânları olan evlerinden de uzaklaştıramaz. Hem bu süre içerisinde doğum sancıları ve ailenin yaşlı üyelerinin bakımında karşılaşılan sıkıntılarla da baş etmek zorundadır. Üniter devlet yapılanmalarında kendilerine iyi ev hanımları ve anne olma görevi verilen kadınlar; değişen dünya koşullarında çalışan ve ekonomik girdi sağlayan bir konuma doğru evirilmektedirler. Kadın ve erkek arasındaki bu devingen süreç, düşünce tarihinde de kendine yer bulmuş; genel felsefi söylem kadınla duyguyu erkekle de aklı bütünlemiştir. Kadının mekânını kalp, erkeğin mekânını da hep zihin olarak görmüş ve tarih aklın duyguları kontrol çabasıyla sürüp gitmiştir.

   

KAYNAKLAR:

Akal, Cemal Bâli, İktidarın Üç Yüzü, Üçüncü Baskı, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara 2005.

Dumlu, Ö.; Elmalı H., Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı (Meal), İzmir İlahiyat Vakfı Yayınları, İzmir 2004.

İncil, İkinci Basım, Yeni Yaşam Yayınları, İstanbul 2003.

Kömeçoğlu, Uğur, “Örtünme Pratiği ve Toplumsal Cinsiyete İlişkin Mekânsal Bir Etnografi”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 23, Ankara 2003.

Nizamülmülk, Siyasetname, Dergâh Yayınları, İstanbul 1981.

Sancar, Serpil, “Otoriter Türk Modernleşmesinin Cinsiyet Rejimi”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 29, Ankara 2004.

Sarıca, Murat, 100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi, Altıncı Baskı, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1993.

Sevim, Ayşe, Feminizm, İnsan Yayınları, İstanbul 2005.

 

Telve, Kasım 2007, Sayı: 3

 

 

Bağlantı

10/2/2008 - Yoksulun Yüzü

 

İlk kez mi ayrı düşüyorduk seninle? Mesafelerin farkına usul usul varıyorduk yeni. Belki de tarifini bize yaptırmıyordu hayat. Bundan kekeliyorduk. Zihnimize yarım uyaklar düşüyordu geceleri; belli belirsiz hüzünleniyorduk.

 

Sen oradaydın, her zaman ki yerinde işte. Denizden kelimeler yapıyordun ben ve martılar bu dile aşina diye. İşimizi kolaylaştırıyordun. İyi ki vardın. Teşekkür ediyordum. Bulutların söze girmesini istemiyorduk bu yüzden. Olsun. Konuştukça güzelleşiyorduk.

 

Bir sabah erkendi tanışmamız. Yüzünü ilk kez görüyordum. Şaşırmıştım. Bu şekilde hayal etmemiştim çünkü. Islaklık yoktu yüzünde. Ağlamamış gibiydin. Beni gördüğüne sevinmedin mi yoksa. Seni çok özlemişim. İlk kez görüyordum oysa. Bende. Seni gördüğüme sevindim.

 

Sen öğretmiştin bana şiiri unuttun mu? Yine senden öğrenmiştim suyu da susmayı da. Bir, geceleri yağan yağmurda hatırlardım seni; güneş körfezin sularına gömüldüğünde bir de. Denizi bardağın içindeki çay kaşığı kırılganlığında izlerken de sen gelirdin aklıma. Sohbetin koyu kıvamına iliştirmezdim bu hüznü, bu sevinci. Hep yalnız kalmanın bir dirimi olarak duymak isterdim sesini.

 

Kalabalık konuşmaların kıyısına birlikte varır; aynı düşünce duraklarından çığlıksız inerdik her gün. Uzun uzun seyrederdim gidişini. Gecenin geçimsiz tavrıyla baş başa bırakırdın çoğu zaman.  Ne zaman dinecekti sızısı karanlığın; ışık perdeleri ne zaman delecekti? Biz ne zaman kavuşacaktık?

 

At artık şu imbat yükünü omuzlarından. Midesini midyeyle dolduran şu denize inat. Savur saçlarını karşıya geçerken bir vapur balkonunda olduğu gibi. Yakamozun takibine aldırma; martıların kurduğu tuzaklar bozulabilir cinsten. Bekliyorum yine aynı iskele taburesinde; ellerimde kırmızıya bağımlı güller. Gözlerimle kaç defa çizdim saatimin camını bilmiyorum.

 

Kalabalıkların adımlarına uydurup tüm cesaretimi; sana söyleyecektim: Bugün artık dün değil. Aynı heykellerin tepesinde yine aynı kuşlar, havuzları dolduran suların sorduğu sorular ve dalgaların suratları aynı; kuledeki saatin ikramı insanlara ve altında kadınla erkeğin zamansız öpüşmesi aynı.

 

Bir ben farklı bulmuştum kendimi aynaların içinde sana bakarken. Kahve fallarının üç vakte denk yolları düşmüştü ya bahtıma, kısmetimi sana teyellemiştim ben. Billur kaplardaki suyun şeffaflığını dökerek içimin kuytularına; fincandaki telvenin sabrını dudaklarımla bükerek, duy istedim yankısını vedanın. İklimlere söz geçiremeyen dalgınlıklar çağından bu şehrin kabuğunu kıran karlar gibi, içindeki hüzünlü kedilerin dilleriyle ısıtmak istedim titreyen hecelerimi.

 

Devrilen her şey gibi sallandığında; dalgalarn aşkı unutturmamak için kayalara serptiği sular, arkamdan dökülen olsun ilk adımlarımda. Rüzgârı heyecanlı elleriyle değil de; seni tutumlu parmaklarını bana sarf ederken görsem, rahat uyuyacaktı dilenciler. Ama olsun, tüm yoksulluklarına rağmen senin o kayıp yüzünü bulup bir gün mutlaka öpecekler.

 

 

Bağlantı

« & S o n r a k i »